YARINA ELVEDA – 5. KISIM

Ahmet sıradan biri, hem de çok sıradan. Sadece kaderi farklı yazılmış Ahmet’in, bütün her şey üst üste gelmiş. Ahmet bir ailenin evladı, bir emekçi, bir öğretmen. Ahmet içimizden herhangi sıradan biri!

Kadın sabırsızlanıyordu fakat konuşarak Ahmet’in susmasına sebep olmak istemiyordu. Ahmet’in iki dudağının arasından çıkacak cümleleri bekliyordu. Ahmet’in içinde bir tereddüt. Nerden başlayacaktı? nasıl anlatacaktı? Yaşadıkları kolay şeyler değildi. Ahmet uzun süre sessiz kaldı. Konuşmak ve konuşmamak arasında gidip geliyordu Daha sonra gözlerini dışarıya çevirdi ve konuşmaya başladı ”Benim için her şeyin başlangıcı İstanbul oldu.’’ dedi. Kadın gözlerini Ahmet’e dikmiş nefes alıp vermek dışında ses çıkarmıyordu. İçi içini yese de soru sormaktan, yorum yapmaktan kaçınıyordu. Susması gerektiğini biliyordu.

Ahmet konuşmaya devam etti;

”Babam…’’ dedi. “Tanıdığım, hatırladığım kadarıyla gariban bir adamdı, ekmeğini kazanmak, bizlere bakmak tek derdiydi. Bizi de çok severdi. Bir gün göç edeceğiz demiş anneme. Ben o zamanlar çocuğum tabi, yaşım henüz yedi sekiz. İstanbul demiş babam! Annem ağlamış, yalvarmış. Babam gideceğiz demiş, annem gariban nasıl karşı koyabilsin.”

Bir fırtınadır yüreğimde kopan

Annemin gözü yaşlı kalmış hatıramda…

Babamı fotoğraflardan hatırlıyorum,

Yüzü silinmiş hafızamdan.

Ahmet’in gözlerinden yaşlar geliyordu. Kadın susmak ve susmamak arasında kalmış, gözlerinde derin bir hüzünle Ahmet’e bakıyordu. ”Ahmet, ağlamak geride kalanlar için fayda etmez. Anlat Ahmet, bırak içindeki hüznü.’’ diyordu kadın. Ahmet elleriyle gözündeki yaşları sildi sonra kafasını kaldırıp kadından bir bardak su istedi. Kadın her an hazırmış edasıyla, hızlıca yerinden kalktı, mutfağa gidip elinde bir sürahi suyla geldi. Ahmet suya doğru elini uzattı, elleri titriyordu. Ahmet’in gözyaşları durmuyordu, hıçkırıklara boğulmuş, geçmişine hapsolmuştu.

”Babam İstanbul’a göçtükten sonra Topal Rıza’nın yanına gittik. Topal Rıza hemşerimizdi, köylümüzdü, komşumuzdu. Babam ondan yardım istedi. Topal Rıza ayağına kadar gelen babamı kucakladı, dost belledi, evine aldı, babama yardımcı oldu.” Babam düzenini kurana kadar Topal Rıza’nın evinde kalmışız, ben küçüğüm tabi aklımda silik hatıralar kalmış. Sonrası zaten unutulmayacak acılarla dolu.” dedi. Kadın gözlerinde yaşlarla Ahmet’i dinliyordu. Odanın içine bir sessizlik çökmüş, sanki bütün kâinat Ahmet’in konuşmasını bekliyordu. Ahmet bir susuyor, bir konuşuyordu, aylar sonra ilk defa bu kadar konuşmuştu ilk defa gözyaşı döküyordu.

Ahmet gözyaşları içinde;

”Artık uyumak istiyorum.” dedi.

Kadın, içinden hayır anlatmalısın demek istiyordu ancak bunu söylemek cesaret isterdi.

”Peki.’’ diyebildi. Ahmet’in tekerlekli sandalyesinin arkasına geçti ve onu odasına doğru götürdü. Ahmet! Zavallı, biçare, yalnız, yetim ve öksüz adam. Ne çok yaşanacak şey varmış bu yalan dünyada. Ne çok çekilecek dert varmış.

Ahmet yatağına uzandı. Derin bir nefes alarak karanlık olan odanın penceresinden dışarıya bakmaya çalıştı. Konuşmanın verdiği rahatlama hissiyle gözlerini kapatıp uyumaya başladı.

Ahmet sabah kapının açılma sesiyle uyandı. Gelenin kim olduğunu biliyordu. Kadın, Ahmet’in kapısının önüne geldi ve yavaş bir şekilde kapıyı tıklattı. ”Günaydın Ahmet ben geldim haydi uyan.” diyerek kapının arkasından seslendi. Ahmet, kadını duymazlıktan geldi başını yastığa tekrar koyarak uyumaya başladı. Ahmet sürekli çalan kapının sesiyle uyandı. Biliyordu bu defa kaderinden kaçamazdı uyanmak zorundaydı. ”Yeter artık vurma şu kapıya be kadın!” diye bağırdı. Kadın, Ahmet’in cevabını duyduktan sonra kapıyı açtı ve odaya daldı.

Ahmet’e doğru gülerek; ”Uyan hadi tembel herif, öğlen oldu, ne kadar uyuşuk oldun sen böyle.” dedi. Kadın, Ahmet’in üzerinden yorganını kaldırdı, odanın diğer köşesinde duran tekerlekli sandalyeyi getirdi. Kadın ”Hadi kalk yüzünü yıka, bende kahvaltıyı hazırlıyorum. Patates kızartıyor sen seversin.’’ dedi.

Ahmet çocukluğundan beri patates kızartmasını severdi. Annesinin patates pişirdiği günler, daha fazla yemek için nefes bile almazdı. Ama artık  sevmiyordu. Annesini hatırlıyor, canını yakıyordu. Önceden mutluluk sebebi olan patates, şimdilerde ona acı veriyordu. Yaşadığı acıya rağmen kadına bunun hakkında bir şey söylemek istemedi. Sustu sonra yavaş hareketlerle tekerlekli sandalyesinin koltuğuna oturdu. Ahmet elini yüzünü yıkadıktan sonra tekrar odasına girdi. Kapısını kapatıp arkadan kilitledi. Kısa bir süre olduğu yerde kaldı, gözleriyle etrafında olanlara boş boş baktı. Daha sonra kıyafetlerinin olduğu dolaba yöneldi elbiselerini çıkardı ve giyinmeye başladı. Ahmet temel ihtiyaçlarını kendisi karşılıyordu. Bu konuda oldukça dirençliydi. Kadının sesiyle Ahmet kapıya doğru yöneldi, kapıyı açtı ve kahvaltının hazır olduğu mutfağa girdi. Kadın hemen Ahmet’in yanına geldi. Sandalyesini tutarak  hızlı bir şekilde gülerek masaya getirdi. ”Bugün çok güzel bir gün, bak hava ne kadarda  güzel. İstersen bugün dışarı çıkıp gezelim. Hem sahile gideriz. Canım balık ekmek yemek istiyor.” dedi.

Ahmet teklif karşısında kararsız kaldı. Mutfağın penceresinden gökyüzüne bakarak, güneşin sıcaklığını bütün bedeninde hissetti. Güneşin sıcaklığını ne kadar çok özlediğini fark etti. Uzun zamandır dışarı çıkmamıştı, dışarı çıkmak bile istememişti.  Ahmet hayatı boyunca o kadar çok acı yaşamıştı ki şimdi nefes alıp yaşadığına sevinemiyordu bile. Ahmet pencereden içeriye süzülen güneşe  baktı sonra kadına  döndü ”Beni adalara götürür müsün?” dedi. Kadın, Ahmet’ten gelen bu davetin karşısında şaşırdı, gözlerinin içi parladı ve Ahmet’e gülümseyerek ”Tabiii.’’ dedi.  Kadın Ahmet’in çay içmediğini bildiği halde bir bardak çayı ona uzatarak içmesini istedi. Ahmet çayı kenara itti. Ahmet çayı sevmez hatta nefret  ederdi. Annesi, ona bu yüzden çok kızardı. Fakat ne yapsa da Ahmet bir yudum bile çay içmezdi.  Her kahvaltıdan sonra bir bardak su içerdi. Ahmet ‘’Ben hazırlanmaya gidiyorum. Birazdan da hazır olurum. Beni fazla bekletme.” dedi. Kadında hemen yerinden fırladı ve Ahmet’e  ”Ben hazırım, asıl sen ben ağaç  olmayayım hadi bakalım bekliyorum seni.” dedi sonra çayından son bir yudum alarak kahvaltı masasını toplamaya başladı. Ne kadar süre geçti bilinmez, Ahmet odasından çıktı. ”Hadi gidelim Elif.” dedi.  Kadın bir an afalladı. Ahmet yaşanan  olaydan sonra ilk defa adıyla hitap ediyordu. Elif önce şaşırdı. Şaşkınlıkla Ahmet’in yüzüne baktı gülümsedi sonra da   ne kadar mutlu olduğunu ona hissettirdi.

Elif, Ahmet’in tatlı belası, sevdası, ilk göz ağrısı sevdiği kadın. Her şey çok güzeldi bir zamanlar. Ahmet üniversite yıllarından tanıyordu Elif’i… Elif, okulun en güzel kızlarından, gözleri deniz mavisi ve gülüşü güneş. Elif’in boyu bir yetmişin üstünde alımlı mı alımlı, yaprak kadar hafif, bir rüzgâr esse alıp götürürdü onu.  Saçları dalgalı biraz fazla kıvırcık, altın sarısı,  Elif, İzmirli, belki de ondandır bu güzelliği.

Size Elif ile Ahmet’in tanışma hikâyesini de anlatacağım elbet. Bu kısım sizi biraz mutlu edebilir. Fakat mutluluğa pek alışmayın.

Bazı mutluluklar kısadır. Tıpkı hayat gibi.

Ahmet adaları çok severdi. Daha doğrusu Kınalı Ada’yı çok severdi. Sakindi Kınalı Ada, küçüktü. Herkes uğramazdı. İnsanları güler yüzlü, sevecendi. Ahmet’in adalara gitmesi kolay değildi. Öncelikle aşılması gereken zorluklar vardı. Araba yolculuklarını pek sevmezdi ama mecburdu.  Arabalara mecbur kalmadıkça binmezdi. Ama bu defa nefes almak istiyordu. Güneş içini ısıtsın istiyordu.

Ahmet tekerlekli sandalyesindeydi, Elif’te hemen onun arkasında birlikte evden çıktılar. Onları apartmanın dışına çıkaracak olan eski ama hala çalışan demir yığını asansöre bindiler. Ahmet’in evi onuncu kattaydı. Aşağıya inmek onun için büyük sorundu ama o evini değiştirmek istemedi. Evinin manzarasını çok seviyordu. Çocukları görebiliyordu. Parktaki insanları izliyordu. Sevmediği sanayinin gürültüsünü takip ediyordu. Evi onun için farklıydı. Gitmek kolay olmazdı. Gitmek sorunları çözmezdi. Gitmek sadece gitmek olurdu, her şey yine onun peşinden gelirdi. Apartmandan çıktıktan sonra,  gördüğü duvar yazısı onu hep güldürmüştür. ”Bugün de ölmedik, Azrail’e inat yaşıyoruz.”

Ahmet sadece nefes aldığını düşünüyordu çünkü yaşadıkları ölmekten beterdi. Yaşamak onun için bir hüzündü. Onu hayata bağlayan sadece biri kalmıştı. O da kızdığı, sevdiği, bağırdığı, kızdığı kadın Elif’ten başkası değildi.

Ahmet için otobüs durağına gitmek oldukça zordu. Bir yokuş vardı kaçmak imkânsız, geçilmesi gereken bir yokuş!  Bu Ahmet’in ilk zorlu sınavı değildi. Daha öncede bu yokuşla defalarca karşı karşıya kalmıştı. Her seferinde zorlansa da zafer hep Ahmet’in olmuştu. Bu defa Elif de vardı yanında engelleri beraber aşacaklardı. Yokuştan sonrası daha kolay olacaktı. Durağa gidecek ve gelen otobüse bineceklerdi. Otobüse binmek son derece önemli savaşlardan birisiydi. Eğer otobüsün engelli rampası yoksa insanların Ahmet’i ve sandalyesini kaldırması gerekiyordu. İşte o zamanlar Ahmet’in acısı daha da katlanıyordu. Yüzünde bir hüzün beliriyordu. Sinirden ve üzüntüden kırmızıya dönüyordu yüzü, daha çok acı çekiyordu.  On beş dakikadan biraz fazla olmuştu, otobüs gelmek bilmiyordu. Oysa iki durak sonrası yolun sonuydu. Daha erken gelmeliydi. Beklemek Ahmet’i yoruyordu. Gözlerini kaldırdıkça ona acıyan bakışları görüyordu. Ahmet bu bakışları sevmiyor, bu bakışlardan nefret ediyor, bu bakışlar yüzünden acı çekiyordu. Evden çıkalı daha yarım saat olmasına rağmen bunalmıştı. Elif’e döndü, ” Beni eve götürür müsün?” dedi. Elif her şeyin farkındaydı ve Ahmet’in üzülmesine dayanamıyordu. Elif sustu sonra sandalyenin arkasından tutarak, zorluklarla geçtikleri yollardan tekrar eve döndüler.

Ahmet’in tekrar yürümesi için bir şansı vardı. Bir ameliyat!  Oldukça riskli bir ameliyat. Elif ne kadar yalvarsa da Ahmet’i ikna edemiyordu. Ahmet’in ölmek gibi bir korkusu yoktu, Elif’i yalnız bırakmaktan korkuyordu. Elif kızgındı, Elif üzülmüştü. Aylar sonra ilk defa birlikte bir şansları olacaktı. ”Ahmet sevdiğim, kaderden kaçamayız! Bu yaşananlarını yaşanmamış sayamayız.  Bir şansımız var! Bir umudumuz var…” Ahmet susuyordu, yemin etmişti sanki konuşmayacaktı. Oysa dün ve bugün yaşananlar Elif’i mutlu etmiş ve biraz daha umutluydu.

Elif iyi bir insandı, Ahmet’i çok seviyordu,  onu asla yalnız bırakmamıştı ve bırakmayacaktı. Elif, Ahmet’i dairenin kapısına götürdü. Evin kapısını kilitledi ve anahtarı fırlattı. ”Bu gün her şey bitecek!” diye bağırdı. Çıldırmış gibiydi. Kapının hemen yanında duran ayakkabıların olduğu dolabı bir hamlede açtı. Dolabın içinde ne varsa Ahmet’e doğru atmaya başladı. Ahmet tıpkı bir suçlu gibi kafasını öne eğmişti.  Ne istiyordu Elif? Neden bu kadar sinirliydi? Elif ne yapmayı planlıyordu!  Ahmet odaya gitmek için elini tekerlekli sandalyesine uzattı. Elif buna izin vermeyerek tekerlekli sandalyenin arkasına geçti. Bir anlık bir hareketle Ahmet’i sandalyesinden aşağıya doğru itti ve yere düşürdü. Sonra kendisi de sırtını duvara dayadı yere doğru çöktü gözlerinden akan yaşlara engel olamayarak ağlamaya başladı. Ahmet Elif’in yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu, hıçkırıklarıyla ona eşlik ediyordu.

Bir karanlık çökmüştü evin üzerine, hüzün çökmüştü. Elif, Ahmet’e küfürler ediyordu. Elif ağlıyor, susmuyordu. “Bugün son bulacak her şey anladın mı?” Anlatacaksın neden bu hale geldiğini, seni vuran adamdan neden şikâyetçi olmadığını bana söyleyeceksin. Aylardır susuyorum. Aylardır iyi ol diye susuyorum… Artık her şey konuşulacak!’’ Sonra bir sessizlik, derin bir hüzün. Hüznün gölgesinde iki sevdalı yürek. Dağılmışlar, dağıtılmışlar! Ahmet bir son vermeliydi bu gidişe. Elif iyi gözükmüyordu, iyi de değildi. Ahmet toparlanmaya çalıyordu, yerdeydi ve ağlıyordu.  Sessizlik ne de dipsiz kuyuymuş öyle. İkisi de sus pus. Elif, “Böyle geçmez, böyle bitmez!” diye kendi kendine söyleniyordu. Ahmet sessiz, kafası önünde, ne olacağını düşünüyordu.

“Ahmet konuşmak zorundasın?

Anlatmak zorundasın?

Artık mücadele etmek zorundasın?

Ahmet zorundasın anlıyor musun?

Hadi ama neyin peşindesin?

Hep böyle mi devam edeceksin?

Ahmet günden güne eriyoruz! Ben karanlığa kapılmak istemiyorum.” Ahmet başını kaldırdı olan bitene akıl sır erdiremiyordu. Fısıltıya yakın bir ses tonuyla bir kelime çıkıverdi ansızın dudaklarının arasından “Yoruldum…’’ dedi.

(Yazı dizisi olarak yayımladığımız ‘Yarına Elveda’ adlı hikayenin devamı olan 6. Kısım’ı buradan okuyabilirsiniz)
Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Murat Tursun

YARINA ELVEDA – 2. KISIM

Ahmet’in babası, bir sabah gözlerini açtı ve yatağından kalkmadan etrafına bakındı sonra...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir