YARINA ELVEDA – 1. KISIM

Sıradan olan bütün insanlara…

“Her mevsim bir başlangıçtır” derdi. İnanırdım, inanmamak için bir sebebim de yoktu zaten. Mevsimlerden sonbahar… Hüznün mevsimi sonbahar…

Pencerenin etrafına sinmiş, camdan etrafı izliyordu. Dışarıda çocuk sesleri ve ona eşlik eden sevemediği, alışamadığı öteki sesler… Arabalar, makineler, sanayiden gelen bağırışlar ve yükselen kara dumanlar… Epey olmuştu bu mahalleye geleli, ancak bir yanı hep eksik gibiydi. Yalnızlığını unutmak için pencereye sinmiş çocukları seyrediyordu… Merakla bakan bir çift göz, yüzünde hafif bir hüzün…

Aniden açılan kapının sesiyle irkiliyordu, kimin geldiğinin önemi yok. Ortalığı yıkan sessizliği bölen bir ses… Ahmet… Ses yok. Ahmet… Yine ses yok… Sonra yorgun bir ses tonuyla kurulmuş bir cümle… Bugün nasılsın?

Ahmet anlamsız şekilde sesin geldiği yöne doğru baktı ve sessizliğini bozmadı, cevap vermek yerine tekrar pencereye doğru döndü dışarıyı seyretmeye devam etti.

Ahmet bu hikâyenin var oluş sebebi, hikâyenin kahramanı… Ahmet herkes gibi sıradan ve dünyada yaşayan yedi milyar insandan sadece biri…

Sıradan bir insanın hikâyesi olur mu? Sıradan bir insanın hikâyesinin olmaması için bir sebep var mıydı?

Ahmet yirmili yaşlarının sonlarında. Hayatın hiç eksilmeyen yükünü omuzlamış. Dal gibi narin, yağmur damlası kadar hafif… Ne uzun ne de kısa, sıradan bir insan.

Ahmet duygusal bir adam. Yalan söyleyemez, kekeler, cümleler bir garipleşir, yüzü de kızarır belli belirsiz… Ahmet her zaman dürüst olmayı yeğler, yalan dünyaya inat… Mutlu olmak için de sebep aramaz. Nefes almak onun için mutluluk sebebidir…

Ahmet hem sıradan bir insan, hem de bir o kadar acayip… Ahmet kötülüklerin dünyasında bir varlık, bir düşünce, bir ütopya…

Sessizliği bozan sesin getirdiği mutsuzluk, o anın, mutluluğunun yok edilişi, ardı arkası kesilmeyen soru yağmuru…

Ahmet ilaçlarını aldın mı?

Ahmet kahvaltı yaptın mı?

Ahmet neden cevap vermiyorsun?

Ahmet konuşacak mısın?

Bütün bu soruların ardından kurulan sitem dolu cümleler…

”Ama ben senin için söylüyorum bunları, senin iyi olmanı istiyorum, iyi ol ki…” diye devam eden bir sürü iyi niyetli cümle…

Cümleler etkisiz kalıyor… Ahmet cevap vermek için en ufak bir çaba bile harcamıyor ve arkası dönük bir şekilde penceresinden dışarıyı seyretmeye devam ediyor…

Bir zamanlar mutluluğun ve kahkahanın hâkim olduğu bu evi şimdilerde hüzün ele geçirmiş gibiydi.

Hiç gitmeyecek, hiç bitmeyecek bir hüzün…

Sürekli konuşan da kimdi? Ne istiyordu Ahmet’ten? Ahmet’in iyi ya da kötü olmasıyla nasıl bir ilgisi olabilirdi?

Aklınıza neler geldi acaba? Annesi olabilir miydi? Ya da babası? Ahmet evli miydi? Kardeşi, kardeşleri var mıydı, düşündünüz mü? Yoksa bütün bu soruların cevaplarını bulmak için okumaya devam mı ediyorsunuz? O halde okumaya devam edin…

Ahmet dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak Bitlis’in sıradan bir ilçesinin sıradan bir köyünde, sıradan bir mevsimde, sıradan bir gecede dünyaya gözlerini açtı… Belki de bu yüzdendi hayatının sıradanlığı…

Büyüyordu Ahmet, büyüdükçe farkına varıyordu sıradanlığın…

Bir çocuk düşünün… Yoksul ailenin çocuklarından sadece biri… Soğuğun hiç eksik olmadığı bir diyarda doğmuş, evleri taştan, bir fırtına kopsa başlarına yıkılmayacak kadar da sağlam!

Ahmet’in babası bir çiftçi, bir çoban, köyün en yoksullarından… Babasının dilden dile dolaşacak bir destanı yok ne de hüküm sürecek toprağı ve ırgatları… Ahmet’in babasının güneşin doğuşuyla başlar toprak ile olan kavgası, alnında teri hiç eksiz olmaz, en büyük servetidir çocukları, kimisi aç, kimisi çıplak…

Ahmet’in annesi kendini çocuklarına adamış bir kadın. Hayatı hep zorluklarla geçmiş… On beşini görmeden evlendirilmiş. Evlenirken görmüş kocasını. Kocasından beş yaş küçük,  bir bakış yok, bir görüş yok, öncesi yok, sonrası da meçhul…

Ahmet’in annesi çocuk yaşta çocuk doğurmuş. Daha on yedisinde almış kucağına çocuğunu. Dördüncü çocuğunu doğurduğunda otuz yaşına yeni girmiş daha.

Yıllar ve getirdikleri, uzaklara bakan gözler ve karmaşık düşünceler…

 Ahmet’in büyük abisi, biraz asi, biraz deli dolu, öfkesi dağlar kadar, Ahmet’in tam tersi… Boyu kış mevsimi kadar uzun, yüzü kış mevsimi kadar soğuk, kış mevsimi kadar ağır mı ağır bedeni…

Ahmet’in küçük abisi, otuzlu yaşlarının ortasında… Hayat onu da yormuş. Sürekli bir kavganın içerisinde… Ekmeğini kazanmak için uzaklara çok uzaklara gitmiş ansızın…

Ahmet’in kız kardeşi… Annesinin ikizi gibi, aynı Ahmet gibi duygusal, biraz hırçın… Evin en yaramazı, evin en sevilen çocuğu…

Güzel şeyler masallarda olur ve bizler masal okuma yaşımızı geride bırakalı çok oldu…

Sıradan bir yaz günü Ahmet’in babası, karısına dönerek ” Artık güneş eskisi gibi içimizi ısıtmıyor” dedi. Karısı anlamsız gözlerle kocasına baktı ve ne dediğini anlamaya çalıştı. Ahmet’in babası karısının bakışlarının ardından konuşma vaktinin geldiğini anlıyordu…

”Kadın’’ diyerek başladı. ‘’Toprak ve güneş artık bizi burada istemiyor, yiyecek bir lokma ekmeği bile bize çok görüyor” dedi. Karısı bunun ne anlama geldiğini uzun bir süre düşündü ve gözünden bir damla yaş geldi. Kocasına dönerek boğazında bir düğüm ve çatallaşmış sesiyle  ‘’Na, em naçın jı vi bajari (1)’’ dedi ve gözlerinden akan yaşlar hızlandı, bir pınar misali aktıkça çağladı ve sel olup aktı.

(1) Hayır, biz bu şehirden gitmiyoruz.

Günler günleri kovaladı… Gece yerini gündüze bıraktı… Güneş bir doğup bir battı… Mevsimlerden yazdı bu topraklar için bir nefes, bir mucize…

Ahmet’in babası, bir sabah güneşin doğuşuyla birlikte evinin kapısından dışarı çıktı ve ahşap çitlerle çevrelediği, içerisinde birçok meyve ağacının olduğu bahçesindeki ceviz ağacından yapılmış masaya oturdu. Ceviz ağacından yapılan bu masa ona babasından kalan miraslardan biriydi ve çok büyük önemi vardı. Yıllar geçmesine rağmen ceviz ağacından yapılan bu masa geçen yıllara meydan okumaya devam ediyordu. Eskisi kadar sağlam olmasa da rahatlatıcı havası ve huzur verme görevini eksiksiz yerine getiriyordu.

Masaya oturan Ahmet’in babası, uzaklara manasız bir şekilde bakarak düşüncelere dalmıştı. Düşünceler hiç eksilmiyor, düşünceler onu hiç rahat bırakmıyordu… Hüzün sarmış bütün yüreğini bu sabah… Sonunda bir karar verebilmişti Ahmet’in babası, eğer bu yaz mevsiminde emeğinin karşılığını alamazsa, ailesinin geçimini sağlayamazsa doğduğu topraklardan göç edecekti…

Göç kararını kolay alamadı, bütün yaz boyunca beynini kemirip durdu… Göç! Nereye göçeceğiz? Ne yapacağız? Kimimiz var yaman ellerde? Göç kararı bütün bu soruların gölgesinde iyice yer etmişti adamcağızın kafasında. Gülen yüzünün yerini düşünceler almıştı. Ansızın düşünceler arasında kaybolup gidiyordu. Bütün bunların yanında bu kararını karısına nasıl anlatacaktı. Bunları söylemek cesaret isterdi. Göç aile düzeninin dağılması anlamı taşıyordu.  Ahmet’in babası yaz mevsiminin bitmesinin ardından kafasındaki kararı karısına anlatmak zorunda hissetti.

Yazdan kalma günlerin etkisiyle havalar sıcaktı. Sıcaklık kendini hissettiriyor ve insanı bunaltıyordu. Ahmet’in babası artık kararını kesin olarak vermişti. Daha önceden köyden göç edenlerden duyduğu diyara gidecekti… İstanbul’a göç edecekti. ” Bir şekilde rızkımızı buluruz geçiniriz hatta bir sıcak evimiz bile olur” diye düşünmüştü.

İstanbul, yoksulların umudu, taşı toprağı altın dedikleri yer. Bilinmez ki ne denli kalabalıktır, içi ne kötülüklerle dolu…

NOT: Bu hikâyenin esin kaynağı olan sevgili arkadaşım, dostum Eşref Aslan’a ve çalışmada bana editörlük yapan sevgili öğrencim İlayda Kölemenoğlu’na sonsuz teşekkürler ediyorum.

(Yazı dizisi olarak yayımladığımız ‘Yarına Elveda’ adlı hikayenin devamı olan 2. Kısım’ı buradan okuyabilirsiniz)

Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Murat Tursun

BEN BİR BOZGUNCUYUM

Koşmak istiyorum Denizlerin maviliğine sarılmak Buğday başaklarında saklanmak istiyorum Zaman Akıp Geçmeli...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir