SESSİZ ÇIĞLIK

“İnsanlık!” diye bağıranlardan bile hayvanlık damlıyor.

Susuyorduk. Sonsuz sessizlik içimizi boğarken, biz susmayı seçiyorduk. Kaybedilen her ne varsa onlar için de bir nebze susuyorduk. Umutlar, hayaller, neşe, gülmek… Hep sustuklarımıza sayıyor ve yine susmaya devam ediyorduk. Neden konuşacaktık ki? Kulakları tırmalayan bu tonsuz iniltiyi biraz daha mı dayanılmaz yapacaktık? Kısacası mutsuzduk biz. Ve mutsuz göründüğümüz için her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyorduk. Ve yine susuyor, susmaktan asla vazgeçmiyorduk. Neden neşeliydi bu kadar insan? Nasıl gülebiliyorlardı hayat bu derece acımasızken? Bu sorularla kendimizi daha da boğuyor ve biraz daha susuyorduk. Sessizliğin tanımını yeniden yazmak istercesine. Hayat o kadar değişkendi ki, her şey değişiyordu. Ama suskunluğumuz bakiydi. En sesli halimiz sessiz bir iniltiydi. Duygusuz ‘Günaydınlar’ ve anlamsız ‘İyi Akşamlar’. Hayat bizim için bu kadardı. Ama bizlerin ne sabahı belliydi ne akşamı. Her şey çok normal ve güzel gözükebilirdi. Ama bizler normal değildik. Gülemiyorduk. Ve konuşmanın bizlere eziyet olduğunu kimse anlamıyordu. Ama maskelerimiz vardı bizim. Olmayan duygularımızı maskelerle var gibi gösteriyorduk. Milyonlarcasından bahsediyorum. Yaşamanın eziyete döndüğü hayatlardan bahsediyorum. Uyum sağlayamayanlardan. Yeni düzenin tamamen canice olduğunu görenlerden. İnsanların, insanlığını öldürüşünü görenlerden. Ve bu yüzden kötü görülenlerden. Belki de tek amaç yaşamaktı. Normalce yaşamak. Peki ya sunulan hayat ne kadar normaldi? Sözde altın tepsiyle önümüze gelen bu hayat ne kadar uygundu bize ve ne kadar değiştirebilirdik? Kabullenmek ve boyun eğmek bizi köleliğe iterken reddetmek ise yalnızlığa ve suskunluğa itiyordu. Ya bizi canice öldürmelerine izin verecektik ya da kendimizi canice katledecektik. Bu hayatın tek gerçeği ölümdü. İnsan yeterli delil olduğunda her şeye inandırılabilirdi. Ya da her şeye karşı çıkarılabilirdi. Ve biz de bunu fark edemeyerek kendi düşüncelerimiz varmış gibi hareket etmeye devam ettik. Bizden istenilen düşünmemekti. Sadece gerekli gördüğümüzü yapmamız isteniyordu. Peki ya neden gerekliydi düşündük mü? Tabii ki düşünmedik. Çünkü gerekliydi, düşünmeye gerek bile görmedik. Ve senelerce bu hayatta gereken her şeyi yaptık. Neden olduğunu bilmeden. Peki ya şimdi ne düşünüyorduk? Neden susuyorduk? Biz susuyorsak bu çığlıklar nereden geliyordu? Bu karmaşanın asıl sebebi neydi? Bu kadar iş hacmi ne için gerekliydi? Tabii ki tüketim. İnsanoğlu bir ürün olmuştu artık. Ve birbirini tüketiyordu. Bütün düzen üretici ve tüketici üstüne kurulmuştu. Peki neden bunca şey üretiyorduk? Gereksiz olan milyonlarca şey. Alışveriş ne çabuk hayatımıza hükmedecek hale gelmişti? Sonuçlar son derece kötü olacaktı. Ve insan bunları düşündükçe bir bataklığa giriyor ve normal hayattan soğumaya başlıyordu. Belki de en iyisi düşünmemekti. Ama sustuğumuz her vakit düşünmeye ve düşüncelerin bize hakim olmasına izin veriyorduk. Zihnimizin içinde sonsuz düşüncelerin bize işkence etmesine ses çıkarmadan susuyorduk. Konuşmanın çaresi olmadığını görmek çaresizlikti. Hayata dair birçok şey öğrenirken bir o kadarını unutuyorduk. Ve yavaşça, yanlışlarımız doğru oluyordu, doğrularımız ise yanlış. Gerçek hayat çok farklıydı. Ama ne kadar gerçekti? Zaman geçtikçe zihnimizde yeni bir hayata atılıyorduk. Hangi hayat gerçekti? Biz değersiz canlılar olmuştuk. Lakin kendimizi değerli gördükçe normalleşiyorduk. Daha ne kadar dayanabilirdik? İsyana giden bu yoldan çıkabilir miydik? Asi olmanın özgürlüğünü düşünürken, gerçekten özgür olabilir miydik? Sustukça boğulmanın acısını ne kadar hazmedebilirdik? Soruların arkasına sorularımız geldikçe boğulmaktan kurtulamazdık. Çelişkili bir hayat yaşamanın zorluğuna alışmalıydık.

Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Yunus Emre Güçlü

SESSİZ ÇIĞLIK

“İnsanlık!” diye bağıranlardan bile hayvanlık damlıyor. Susuyorduk. Sonsuz sessizlik içimizi boğarken, biz...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir