YARINA ELVEDA – 9. KISIM

Arabaya bindik, yolumuz uzundu, yolumuzun sonu karanlıktı. Gidiyorduk henüz beş dakika olmamıştı ki acı bir fren sesi ve savrulan arabanın içinde biz. Araba ters dönmüştü. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bayılmışım. Gözlerimi açınca kanlar içinde yatan insanları, feryat edip haykıran insanları gördüm. Annem babam neredeydi onları arıyor gözlerim. Anne diye haykırıyorum bedenimde acılarla. Babam kanlar içinde uzanmış yatıyor savrulan arabanın içinde. Annemi hala görmüyor gözlerim. Annem nerede? Babam neden kanlar içinde yatıyor? Ne oldu neden hareket edemiyorum? Kimse yok mu bana yardım edecek? Bağıran insanları duyuyorum. Annem nerede? Babam neden ayağa kalkmıyor? Birileri bize yardım edecek mi? Neden yerlerdeyiz? Neden canım yanıyor? Etrafı bir duman sarmış, kulakları inleten bağırışlara şahit oluyorum. Annemi hala göremedim. Bayılmışım yine, gözlerimi açtığımda etrafımda doktorları gördüm. Bir telaş içindeler. Anlamadığım cümleler kuruyorlar. Annem nerede? Babam uyandı mı? Doktorlara bakıp anne diye ağlıyorum. Kolumda hafif bir acı hissediyorum o an. Bir kadın iğne batırıyor koluma. Sonra gözlerimin yavaş yavaş kapandığını hissediyorum.

Dönüşü olmayan bir yoldayız, etrafımızda hüzünden bir duvar. 

Ne kadar süre uyudum bilmiyorum. Bir odanın içindeydim. Yanı başımda bana bakan meraklı gözler. Kimisi hüzünlü kimisi de telaşlı. Anne diye ağlıyorum. Babamın yerde uzanmış halini kafamdan atamıyorum. Topal Rıza ve Makbule Kadın odadan içeri girdi. Yüzümde garip bir gülümseme, Rıza Amcaya annemi babamı soruyorum. Cevap yok, Makbule Kadın başını öne eğiyor. O zaman anlıyorum işte bir şeyler saklıyorlar benden. Susuyorum sadece. Susarsam annem ve babam gelecek sanıyorum. Küçük ağabeyim ve kız kardeşim yanıma geldiler daha sonra. Kız kardeşimin yüzünde bir tebessüm, her şeyden habersiz garibim. Ağabeyim Yusuf’un yüzünde hüzün. Bir şeyler var bilmediğim. Kaç gün geçti bilmiyorum. Hastanedeyim, bir odaya hapsedilmiş haldeyim. Sürekli anlamını bilmediğim cümlelere boğulmuşum. Doktorlar geliyor ve gidiyor. Bir kolumda ağır bir yük, sonradan öğreniyorum kolum kırılmış, ufak tefek de yaralar içindeyim. Yanımda Makbule Kadın, şaşırıyorum. Annem neden gelmiyor ki diye kendi kendime söylenip duruyorum. Babam, dağ gibi adam neredesin sen? Kardeşim ve ağabeyim nerede? Herkesin yüzünde bir hüzün, gözler ağlamaktan kızarmış. Hüzünden bir duvar sarmış bizi. Yaşım ufak ama anlıyorum olup biteni. Farkındayım artık annem ve babam yoklar, olmayacaklar. Gerçeklerle yüzleşmek ne de zormuş. Hiç kimse annemin ve babamın öldüğünü bana söyleyemedi. Tabi küçük kardeşime de. Gitti dediler uzaklara, hem de çok uzaklara. Bizlerde büyüyünce gidecekmişiz yanlarına. Ne kadar zamandır hastanedeyim bilmiyorum. Ne zaman çıkacağım diye kendi sorup duruyorum. Doktorların söylediklerine kulak kesiliyorum, hani izin verseler çıkmama uçup evime gideceğim. Çünkü annem evde beni bekliyor diye düşünüyordum. Çocuğum daha, küçücük bir çocuk. Annemi istiyorum ben. Babam ne zaman gelip başımı okşayacaktı? Ağa takılmış bir balık gibiyim, çırpındıkça tükeniyorum. Sonu yok umutların Elif.

Ne kadar acı çeksek de bir sonu olmayacak yaşananların.

Dünya üzerinde yaşanmış ve yaşanacak ne kadar çok acı var. İnsanız saplanmışız bir batağa, debelendikçe dibe batıyoruz.

“Elif, dünya ne de çok acılarla dolu. Biri bitmeden bir ötekine yakalandım. Her şeye hazırlıklı değiliz. Kaçmak istiyorsun bazen, sadece kaçıp gitmek sanki kaçınca bitecekmiş gibi. Hadi içeri geçelim üşüyeceksin burada. Biliyorum çok yıprandın. Çok şey sakladım senden. Saklamak en doğrusu diye düşündüm. Sonra her acı bir ağır yük oldu yüreğimde. Karamsar bir hal aldı beni, umutsuzluk sardı beni. Her şeyi geride kalmıştı benim için. Sonra o çıktı karşıma aslında çok iyi tanıdığım biriydi o. İki kurşun sesiyle yerlere yığılıp kaldım bir anda. Sonra bir karanlık daha yaşadım. Acıların yeniden başlıyordu. Ömür boyu sır olması gereken acılarım yeniden canlanıyordu.” Elif yaşananlara bir anlam vermekle meşguldü. Ahmet’in vurulduğu olay dışında anlatılan her şeye o kadar yabancıydı ki. Ahmet anlattıkça hüzünleniyordu. Kendini kandırılmış hissetmiyordu aslında, yaşananların Ahmet’e verdiği acıyı düşünüp kahroluyordu. Elif suskundu, konuşmak için bir çabası da yoktu. Sakin adımlarla mutfağa doğru yürüdü. Balonlarla süslenmiş olan masanın üstünde bulunan suyu bardağa doldurdu ve bir yudum su içti. Elif’in hemen ardından Ahmet’te sessizce mutfağa geldi. Anlamsızca etrafına bakan Ahmet, etrafı süsleyen balonları ve masanın üstündeki pastayı görünce doğum gününü hatırladı. Elif’in yanına doğru gitti ve elini tuttu. “Biliyorum zamanı değil belki de, ya da çok geç kaldık bazı olaylara ama seni çok seviyorum. Senden bunları ve daha fazlasını gizlediğim için utanıyorum hem de çok, bağışla beni lütfen.” dedi. Elif ellerini Ahmet’in saçlarına doğru uzattı, saçlarını okşadı. ‘’Ben de seni seviyorum’’ dedi. Sesinde bir titreme sezdi Ahmet yine de bunu dile getirmedi. Elif kısık bir ses tonuyla “ Ahmet devam et, yaşanan her şeyi bilmek istiyorum” diye konuştu. Ahmet aniden bıçağı eline alıp pastayı kesmeye çalışırken, Elif “Ahmet dur kesme.” diye bağırdı. Ahmet birden afallayarak bakakaldı. Bu sırada Elif elini uzatarak “Beraber kesmeyecek miyiz? Şaşkın!” diye Ahmet’e söylendi. Ahmet, Elif’e doğru baktı ve yüzünde bir tebessüm oluştu. İki sevdalı daha sonra el ele pastayı kestiler. Elif pasta kesildikten sonra sevdiği adama doğru yöneldi eğildi ve kulağına ” Seni artık ayakta görmek istiyorum, bir şansımız var biliyorsun.” dedi. Ahmet yaşanan bütün acılara rağmen, mutluluğa bir şansının olduğunu sevdiğinden duymuştu. Artık düşünecek bir şey kalmamıştı onun için. Ahmet sevdiği kadın için bu şansı değerlendirmek zorunda hissediyordu. Ahmet, sevdiği kadından kocaman bir dilim pasta istedi. Elif bu istek sonrasında pastadan kocaman bir dilim keserek Ahmet’e uzattı. Daha sonra Ahmet’i yanağından öperek ”Nice mutlu yıllara sevdiğim adam.” dedi ve sarıldı. Ahmet korkmuştu, hep, korkuyordu. Kayıp gitmek değildi Ahmet’in korkusu. Sevdiği bir kadın vardı. Elif… Ay kadar güzel. Ahmet’in ilk göz ağrısı. Artık mecburdu ameliyat olacaktı, olmak zorundaydı. Ahmet ”Ameliyat olacağım. Ama önce her şeyi bilmelisin. Bana bir şey olursa üzülmeyeceksin. Bil ki seni çok seviyorum, çok sevdim. Acılarla büyüdüm. Acılar içinde kavruldum kaldım. Bu acıların mutlaka bir sonu olacak Elif. Eğer o masadan ayağa kalkamazsam söz ver bana ağlamayacaksın. Bir damla gözyaşını dahi istemiyorum. Üzüldüğünü hissedersem işte o zaman ölürüm.” dedi ve Elif’in ellerini tutarak bir öpücük kondurdu. Bu sözlerin ardından Elif’in gözleri dolsa da ağlamamak için kendini zor tuttu. Ancak başaramadı gözlerinden yaşlar süzüldü. Ahmet’e bunu belli ettirmemek için çabalasa da yapamadı. Elif’in gözyaşlarını gören Ahmet ”Bu gözyaşlarının bir sonu olacak sabret sevdiğim” diyebildi. Elif gözyaşlarını sildi ve kendine bir dilim pasta kesip sevdiği adamın yanına oturdu. Elif bugün başka hüzün yaşamak istemiyordu. İki âşık pastalarını sessizlik içerisinde yediler ve salona geçtiler.

Bir çığlık yeter hüzne boğan sessizliği bölmek için. Bir çığlık yeter karanlığa hapsolan yarınlar için. Bir çığlık yeter sonu meçhul olan yarınlar için. Bir çığlık yeter.

Salona geçen Ahmet, Elif’in yardımıyla koltuğa yarı uzanır vaziyette oturdu. Elif’in de oturmasını bekledikten sonra kaldığı yerden anlatmaya devam etti. ”Yaklaşık iki hafta geçtikten sonra doktorlar odama geldi. Doktorlardan biri yanıma yaklaştı eliyle başımı okşayarak ”Artık iyisin, bütün yaraların iyileşti. Kolundaki alçıyı da sonra alacağız, artık gidebilirsin.” dedi. Annem dediğimi hatırlıyorum sadece. Babam kapıdan içeri girsin artık. Odada kim varsa başını öne eğdi. Makbule Kadın! Topal Rıza! Ağabeyim! Neden susuyorsunuz? Mizgin’in gülümsediği hatırlıyorum. O gülümseyiş hasta odamdaki buz gibi havayı bozuyordu. Küçüğüm, canım yanıyor annemi ve babamı yitirmişim bir kazada. O günün akşamında hastaneden çıkardılar beni. Bir hüzün var yüreğimde bir de mutluluk. Evime gidiyorum. Annem ve babam beni bekliyorlar. Annem en sevdiğim yemekleri yapmıştır kesin. Babam tütün tabakasından kendine sigara sarıyordur şimdi. Yola çıktık sonra yol bana o kadar uzun geldi ki anlatamam. Bitmek bilmiyordu sanki. Mahallemize geldikten sonra bana hüzünle bakan gözleri gördükçe başımı öne eğiyordum. Ağabeyimin elini sıkıca tutmuşum, korkuyorum hem de çok korkuyorum. İstanbul’a geleli çok olmamıştı ancak bu zamana ne de çok acı sığdırmıştık. Evin önüne geldik. Ben ağabeyimin zili çalmasını bekliyordum. Zili çalsın ki annem kapıyı açsın, yavrularını kapıda görüp sarılsın. Ama ağabeyim evin kapısına bile gitmedi. Topal Rıza’nın kapısına yöneldik ve hepimiz onların evine girdik. Benim yüzümde bir şaşkınlık, ”Ağabey neden evimize gitmiyoruz?” diyorum içimden. Ağabeyim başını öne eğmiş, sessizce bir kenara sinmiş. Ben ne yapacağımı bilmiyorum. Ağabey evimize gidelim annem bekler hadi. Ağabey neden kalkmıyorsun hadi kalk! Ağabey neden ağlıyorsun? Babamı istiyorum ağabey.  Babam derdinden bir tütün sarsın ben oturup onu izleyeyim ağabey hadi evimize gidelim. Topal Rıza, bir baba şefkatiyle geliyor yanıma, ”Yavrum, evladım hadi otur bir yere. Bak Makbule annen yemek getirecek bize, karnımızı doyuralım hep beraber.” Rıza Amca!  Annem babamda gelsin onlar neredeler? Onlar da açtır şimdi. Topal Rıza beni duymuyor gibiydi. Israrla annemi ve babamı çağırın dedim bağırmaya başladım. Tutamıyordum kendimi ağlıyordum. Topal Rıza geldi beni kucakladı. ”Evladım, anneni ve babanı kaybettik, cennete gittiler.” dedi. Bir an yüzümde gülücükler belirdi. Annem cenneti anlatırdı hep bana. O kadar güzelmiş ki cennet herkes cennete gitmek istermiş. Cennet bizim köyümüz gibi derdi annem. Meyve ağaçları, çağlayanlar, dereler ve bir sürü güzel şeyler olurmuş cennette. Gözyaşlarım sona ermişti. Ağabeyime doğru koştum. Ağabey annem ve babam cennete gitmişler. Bizde gidelim hadi. Annem ve babam bizi bekler dedim. Çocukluk aklı işte bilmiyorsun öyle her şeyi. Ağabeyim sarıldı bana öylece. Ağlıyordu gözlerinden yaşlar durmadan akmaya başladı. Ne oldu ağabey niye ağlıyorsun ki? Annem ve babam cennetteler işte.” Yine bir sessizlik, yine bir korku ve yine ağlayan gözler. Neden gözlerde yaş neden? Annem ve babam cennetteler işte ne güzel.

”Topal Rıza’nın evindeyiz. Bir hafta geçmiş, kapı çaldı bir sabah. İçeriye Topal Rıza ve onun yanında tanımadığım birileri girdi. Topal Rıza ”Çocuklar burada beyim.” diye bizi gösterdi bir adama. Bu adamda kim? Niye buraya geldi? Topal Rıza bizi neden adama gösterdi? Adamın kalın bir ses tonu vardı ”Gelin bakalım yavrularım, sizi daha güzel bir yere götüreceğiz” dedi. Ben ve Mizgin hemen adama doğru koşarak ”Amca bizi cennete mi götüreceksiniz?” diye sorduk. ”Hem anne babamızda orada bizi bekliyorlar, bizi cennete götürün ne olur” Adam o kadar soğukkanlıydı ki hiç surat ifadesini bozmadan ”Tamam evladım, hepimiz oraya gideceğiz.” dedi. Ben ve Mizgin adama sarıldık. Ağabeyim olacakların farkındaydı sanki. Oturduğu yerden kalktı daha önceden hazırlanmış olan bavulu eline almaya çalıştı. Topal Rıza ”Dur yavrum ağırdır o ben alıyım onu” dedi ve bavulu ağabeyimin elinden alarak dışarıya çıkardı. Cennete gidiyorduk Elif, annemin ve babamın yanına. Kavuşacağımız anın hayaliyle bir an önce gitmek için çabalıyorduk.

            …Cennet insan için vaat edilen ödül. Kimisi çabalar cennet için, kimisi içinde bir hayaldir cennetin kendisi.

”Cennete gidiyordum Elif. Annem ve babam beni orda bekliyordu. Anlıyor musun? Bir sabah vakti ayrıldık Topal Rıza’nın evinden. Üç kardeşiz, üç yetimiz, üç öksüz. Topal Rıza’da karısı Makbule Kadın’da ağlıyordu. Ben ve kardeşim Mizgin’in gözlerinde ise mutluluk vardı. Anne ve babamıza gidiyorduk. Ne kadar sürdü yolculuk bilmiyorum. Araba her yavaşladığında cennete geldiğimizi düşünüyordum. Yolun bir an önce sona ermesi için anlamını bilmediğim, annemin bana öğrettiği duaları içimden okuyordum. Elif adamın cennet dediği yer yetiştirme yurdu imiş, Çocuğuz tabi nerden bileceğiz. Anne babamıza kavuşacağımızı hayal ediyorduk çocuk aklı işte. Yetiştirme yurdunun kapısından girdikten sonra cennet olmadığını anlıyor insan. Bir sürü çocuk yetim ya da öksüz. Kimisinin anne babası da sağ ama varlığından haberi bile yok.  Hüzünlüyüm Elif, acı çekiyorum. Kalbimde hiç eksilmeyen yaralar var. Yurda geldikten üç hafta sonra Mizgin’i bir aileye evlatlık olarak verdiler. Kardeşimi ondan sonra sadece bir kere görebildim. Kardeşimi evlatlık olarak alan aile onu ilerde geri alırız korkusuyla kaçıp gitmiş. Elimden bir şey gelmiyordu ki benim. Ne yapabilirim daha ufak tefek bir çocuğum işte. Sonraları işkence gibiydi ben ve Yusuf ağabeyim birbirimizden ayrılmamak için çabalıyorduk. Günler ayları, aylarda yılları kovalıyordu. Zaman su gibi akıp geçerken hapishaneden Sedat ağabeyimden bir haber geldi. Bazı mahkûmlar ağabeyimi dövmeye kalkmış oda dayanamamış vurmuş yine birini. Beş senelik cezasına, on üç koca sene daha eklemişler. Garibim bir sene içerisinde anne babasını kaybetti. Kardeşlerini yetimhaneye verdiler. O içeride mahkûm kaldı. Elif yıllar geçiyordu ansızın. Hayatlarımız yurtta bir kâbus gibiydi. Anne şefkati gösterenlerde oldu, canımızı yakanlarda. Çok dayak yedim Elif hem de çok. Yıllar akıp gidiyordu acılarla dolu olsa da. Beş yıl geçmişti ömrümüzden. Anne ve babamı kaybedeli koca beş yıl olmuştu. Yetimhanede birer sığıntı gibi yaşıyorduk. Çocuktuk ama acıyı da, derdi de, kederi de yaşamıştık.  Bir gece Yusuf ağabeyim beni de yanına alıp kaçacağını söyledi. Elif ben itiraz ettim hem de çok. Dışarısı kötü ağabey yapamayız, sokaklarda perişan oluruz dedim. Kafaya koymuştu kaçacaktı beni de yanında götürecekti.  Artık o gecenin hangi gece olacağını düşünmekten uyuyamıyordum bile. Her gece aklımda ağabeyim Yusuf’la kaçacağımızın düşüncesi vardı. Kaçamadık Elif, daha doğrusu ben kaçamadım. Ağabeyim bir gece ansızın beni uyandırdı. Dışarısı zifiri karanlık, ay ışığı aydınlatıyordu sadece dünyamızı. Ağabeyim bana seslendi. ”Ahmet hadi kalk kardeşim, bu gece özgür olacağız.” dedi. Ben onun söylediklerine anlam vermeye çalışıyordum bir yandan da uyanmaya çalışıyordum. O arada zamanın nasıl geçtiğinden haberim yok. Kıyafetlerimi üstüme geçirmişim, ağabeyim önde ben arkasından koridorlardan yavaş yavaş yürüyoruz. İçeriye pencerelerden süzülen ay ışığını saymazsak yolumuz tamamen karanlık. Yüreğimde bir korku var Elif, ya bizi görürlerse ne yapardık? Bütün bu korkuları yüreğimizde hissederek karanlığın içerisinde ileriye doğru adım adım ilerliyorduk. Binanın giriş kapısına doğru vardığımızda bekçi amcanın uyuduğunu gördük. Eğer bu kapıyı geçersek son bir kapımız kalacaktı. Orada bizi bekleyen bir bekçi daha vardı. Ağabeyim arkasını döndü ve bana sessiz olmamı el işaretiyle söyledi. Bina girişi kapısına doğru ağabeyim yavaşça yerde sürünmeye başladı. Bende onu takip ederek onun yaptıklarını yapıyordum. Yaklaşık iki ya da üç dakika boyunca yerde sürünerek kapıya vardık. Kapının anahtarı bekçi amcanın masasının üstünde olurdu hep. Ağabeyim yavaşça ayağa doğru kalktı bekçi masasına baktı ve anahtarları gördü. Çok sessiz bir şekilde anahtarlığı aldı ve tekrar eğilerek kapının tam önüne doğru geldi. Artık kapıyı açmak için bir engelimiz yoktu. Ağabeyim kapıyı açacak ve özgürlüğün önündeki ilk engelden kurtulacaktık. Ağabeyim anahtarlıktaki anahtarları teker teker denemeye başladı ve dördüncü denemesinde doğru anahtarı buldu. Ancak kapının açılma sesiyle birlikte bekçi amca uyandı ve bize doğru bağırarak ”Durun.” dedi. Bekçinin sesiyle birlikte ben ve ağabeyim diğer kapıya doğru olabildiğince hızlı koşmaya başladık. Ağabeyim öndeydi gittikçe mesafemiz açılıyor benden uzaklaşıyordu. Diğer kapıdaki bekçi ağabeyimi fark etti. Fakat müdahale edemeden ağabeyim yanından sıyrılarak son engeli aştı ve kapıdan dışarı kaçıp gitti. Ben ağabeyim arkasından ağlamaya başladım. Ağabey bırakma beni, ağabey beni de götür, ben ne yaparım burada. Bekçi ağabeyimden umudu kesip bana doğru yöneldi.  Ve zorlanmadan beni yakaladı. Özgürlüğe yolculuğum yarıda kalmış ve bu yolda ağabeyimi kaybetmiştim. Sonrasını hatırlamıyorum, bayılmışım. Sabah gözümü açtığımda yetimhane müdiresi kadın başımı okşuyor, acıyan gözlerle bana bakıyordu. Ağabeyimi o günden sonra göremedim. Önce büyük ağabeyim sonra annem ve babam daha sonra kız kardeşim derken şimdi de Yusuf ağabeyimi kaybettim. Küçük yüreğimde çok acılar yaşadım ben. Ama çilem daha bitmemişti. Yıllar geçmeye devam ediyordu yaşananlara inat.

Mizgin’den sonra Yusuf ağabeyimden de bir haber alamadım. Son gidişler hep aklımda kaldı. Sedat ağabeyim içeride rahat durmuyor cezasına ceza ekliyordu. Ona olan umudu yitirmiştim. Artık bu hayatta tek başıma kalmıştım. İşte o zaman karar verdim. Okuyacak öğretmen olacak bu kaderimi değiştirecektim.”

Elif, sükûnet içerisinde Ahmet’i dinliyordu. Ahmet’in hüzünlü hikâyesine gözlerinde yaşlarla eşlik ediyor, Ahmet acısını kendi yüreğinde hissediyor ve yüreği yanıyordu. Elif, Ahmet’e sarıldı. ”Sana söz veriyorum Ahmet bir daha ağlamayacağım. Artık güzel günleri yaşayacağız.” dedi.

(Yazı dizisi olarak yayımladığımız ‘Yarına Elveda’ adlı hikayenin son bölümü olan 10. Kısım’ı buradan okuyabilirsiniz) 
Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Murat Tursun

İNSANIN DOĞASI

Gökyüzünü talan ediyorsunuz! Evet siz, -Sizler Daha fazlası uğruna Dibe batmak uğruna...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir