YARINA ELVEDA – 8. KISIM

Hepimiz bir rüya içindeyiz.  Kiminin rüyası mutlulukla, kiminin ise acılarla dolu.

Ahmet gözlerini açınca kendini yatağında buldu. “Saat kaçtı? Elif nerede? Ben ne zamandan beri yatıyorum?” diye düşündü. Sonra kapı sesiyle birlikte gelenin Elif olduğunu anladı, tekerlekli sandalyesine oturdu ve salona doğru gitmeye başladı. Elif elinde ekmek poşetiyle gelmişti. Ekmekler mis gibi kokuyordu. Ahmet yüzünde tebessümle Elif’in yanına kadar gitti ve ellerinden sıkıca tutup sarıldı. Ahmet’in hüzünlü yüzünden eser yoktu ve gülümsüyordu. Elif eğildi ve Ahmet’i öptü. “Hadi ben mutfağa gidiyorum.” dedi.

Elif’in dilinde şarkı, bir yandan mırıldanıyor, bir yandan kahvaltı hazırlıyordu. Elif’in keyfi yerindeydi. Bugün Ahmet’le film izlemeyi düşünüyordu. Bir de yarım kalan hikâyesini dinlemeyi. Mutfaktan salona doğru bir ses. “Kahvaltı hazır canım.” Ahmet kahvaltı için mutfağa doğru gitti. Ahmet mutfağa girince karşılaştığı manzara nedeniyle çok şaşırdı. Masanın ortasında çikolatalı bir pasta duruyordu. Mutfağın her yanını balonlar süslemişti. Pastanın üzerinde minik bir not “nice mutlu yıllara canım.” Ahmet’in gözleri dolmuştu. Bu defa mutluluktan ağlıyordu. Elif, Ahmet’in yanına gitti hemen sarılıp öptü. Güzel bir sürpriz olmuştu. Oysa doğum gününü çoktan unutmuştu. Bu sürpriz onu gerçekten mutlu etmişti. İkisi birlikte masaya oturup kahvaltılarını yapmaya başladılar. Kahvaltı her zamankinden biraz daha uzun ve mutlu sürdü. Kahvaltıdan sonra Elif, bir radyodan bir şarkı açarak, Ahmet’in tekerlekli sandalyesinin arkasına geçti onu salonun ortasına getirdi, başladı dans etmeye. Ahmet etrafına gülücükler saçıyordu. Elif ve Ahmet çok mutluydu. Dışarıda neler olduğuyla ilgilenmiyorlardı. Mutluluğu bulmak için yan yanaydılar, gülüyorlardı acılara inat, güleceklerdi. Ahmet’in gözlerinin içi parlıyordu. Sevdiği kadına mutlulukla bakıyordu. Ahmet, Elif’e baktı ve “Seni çok seviyorum. Biliyorum bazı şeyler için oldukça geç kaldım. Kırdım, üzdüm seni. Sen hiçbir zaman beni yalnız bırakmadın. Sana ne kadar kötü davransam da beni kırmadın. Beni hep sevgiyle kucakladın. Elif seni çok seviyorum, hem de çok.” dedi. Ahmet ve Elif belki de hayatlarının en güzel birkaç saatini yaşamıştı. Artık Ahmet yaşananları anlatmak istiyordu. Artık aralarında sır kalmamalıydı. “Biliyorum belki de yeri ve zamanı değil ama anlatmaya devam etmeliyim. Ağabeyim artık mahpustaydı. Annem neşesini yitirmişti. Gerekmedikçe konuşmuyordu. Evimizde bir yas havası vardı. Sanki dünya ağabeyim mahpusa düşmesiyle yıkılmıştı. Babam fabrikada çalışmaya devam ediyordu. Sigarayı eskisinden daha fazla içiyordu, onun sigarasız bir anını hatırlamıyorum. Ailemde gizli bir ölüm havası vardı. Ağabeyimle beraber bütün mutluluğumuz da uçup gitmişti. Ağabeyim bir hata yapmış mahpusa düşmüştü. Onunla beraber bizler de mahpus olmuştuk hayatın kendisine. Annem acılar çekiyor, canı çok yanıyordu. Annem hüzünlüydü. Babamı o zamandan beri gülerken görmemiştim. Babam günden güne bu yükün altında eziliyor yok oluyordu. Daha küçüğüm ben elimden bir şey gelmiyordu. Küçük abim mecbur okulunu bıraktı. Çalışmak zorundaydı. Hayat devam ediyordu ve biz de nefes alıyorduk. Mecburduk hayata devam etmeye, acımız kalbimizde derin bir yara oluşturmuştu. Ağabeyim içeri gireli yaklaşık bir ay olmuştu. Babamlar mahkemeden sonra ilk defa ağabeyimi ziyarete gideceklerdi. Annem ağabeyime giyecek elbiseler hazırlıyordu. Babam annemin bu telaşı içerisinde tütün tabakasından sigara sarmakla meşguldü. Annem elbiselerin dışında ağabeyime sevdiği çöreklerden de yapmıştı. Onları da çantaya güzelce yerleştirdikten sonra yüzündeki hafif gülümseme beni mutlu etmişti. Annemi uzun bir zaman sonra gülümserken görmüştüm. Hatırlıyorum annemin gülümseyişi beni çok mutlu etmişti. Ben  de gülümseyerek ona eşlik ettim. Benim güldüğümü gören annem yanıma geldi yanağımdan öptü ve bana yavrum diye sıkıca sarıldı. Annem İstanbul’a geldiğinden beri hüzünlüydü. Yüzünü güldüren o kadar az olay oldu ki. Onun güldüğünü görmek, güneşi elinde tutmak gibiydi. Annem, gariban annem… Ömrü boyunca çabaladı, bu çabaları yetmedi çocuklarını bir arada tutmaya. Sonra dağıldık, savrulduk dört bir yana. Görüş zamanı gelmişti sonunda. Annem bayram telaşındaki bir çocuk gibi heyecanlı ve sabırsızdı. Babam her zaman ki gibi sert görünmek için suratını asıyordu. Oysa babam asık suratıyla bana sert görünmekten ziyade hüzünlü geliyordu. Annem beni ve kız kardeşimi de yanında götürmek istedi. Ancak babam kız kardeşimin bize engel olacağını söyleyerek anneme “Makbule Kadın’a bırak güzel kızımı” dedi. Annem, babamın sözlerinin ardından kız kardeşimin elinden tutup dışarıya çıktı. Makbule Kadın’a seslenerek onun pencereye çıkmasını bekledi. Bu bekleyiş uzun sürmedi. Makbule Kadın hazırmışçasına pencereden kafasını uzatarak sesin geldiği yöne doğru “Efendim Hatice, hayırdır” dedi. Annem “Makbule bugün Sedat’ın görüş günü. Mizgin senin yanında kalsın olur mu?’’ dedi. Makbule Kadın, “Mizgin gel kızım.” diye seslendi küçük kardeşime.  Artık yola çıkma vakti gelmiş annem ve babam birbirlerine söylenip evden çıkmak için ayaklandılar. Annemin heyecanı giderek artmış, babam ise elinde tütün tabakası sigara sarma derdinde. Ben de yanlarındaydım ama bir o kadar da yok gibi. Varlığımın en büyük belirtisi bedenimdi. O anlarda anne ve babama sorun olmamak adına bir köşeye sinip olan biteni takip etmekten başka yapacak bir şey yoktu galiba. Sonra zamanın hızlıca geçtiğini hissediyordum. Bir arabaya bindik, araba oldukça kalabalıktı ve kötü kokuyordu boğulacak gibi hissettim kendimi. Bu kalabalık ve kötü kokuyla yaklaşık bir saat boyunca yol arkadaşlığı yaptıktan sonra babamla tel örgülerin ve yüksek duvarlarının çevrelediği bir kapıdan içeri giriyorduk. Babam sıkılmış gibiydi. Annemin yüzündeki gerginliği hissedebiliyordum. Benim aklımda ağabeyimi görmek dışında bir şey yoktu olamazdı. Eli silahlı adamları görmeye başladım bir anda. Korkuya kapıldım, koşarak annemin yanına gidip onun ellerini sıkıca tutmaya çalıştım. Annemin beni bırakmayacağına o kadar emindim ki. Etrafta silahlı acayip adamlar, çeşit çeşit insanlar. Annemin elini sıkıca tutuyorum. Yüzümde bir korku, korkunun çaresizliği ve ağabeyime giden yolları arıyorum. Bir özlem dört duvar olmuş yüreğime. Ağabey neredesin? Ağabey neden? Biz bunları hak etmemiştik. Elif benim hikâyemin mutlu yanı sensin. Senden öncesi hüsrandı, senden öncesi hüzün. Seninle bahar geldi bana. Ansızın gideceğinin korkusunu hissediyorum hep.”

”Kulağım içinde bir yanık ses,

Annemin feryadını silip atamıyorum,

Babamı en son ne zaman gördüm bilmiyorum,

Babamdan tek hatıra, kanlı bir tütün tabakası”

Elif ağlamayacaktı. Elif hüzünlenmeyecekti. Direnecekti, direnmek zorundaydı. Bunu Ahmet için başarmalıydı. ”Ahmet” dedi Elif ve devam etti.” Artık hüzün ortak olmayacak soframıza, gidenleri geri getiremeyiz elbet, acılarımız ilk gün ki gibi taze kalacak zayıf yüreğimizde, hüzün hep bizimle olacak.  Ama yılmayacağız. Bizi alt etmesine müsaade etmeyeceğiz, biz yan yana bu fırtınaya direneceğiz.” Elif haklıydı, çok şey yaşamalarına rağmen direnmek ve mücadele etmek zorundaydılar. Ancak Elif’in daha bilmediği o kadar çok olay vardı ki. Ama bugün Ahmet susmayacaktı. Ahmet bütün acılarını paylaşacaktı. Onu terk etmeyen bu kadının her şeyi bilme hakkı vardı. Ve her şeyi bilecekti. Bir bardak su istedi Ahmet. Elif kalktı ve sürahiden bir bardak su doldurup Ahmet’e doğru uzattı. Ahmet artık anlattıkça hüznün yerini rahatlama alıyor daha da ferahlıyor, kendini iyi hissediyordu.  ”Elif daha bilmediğin ne çok şey var ki. Belki bana kızacaksın, belki de bana küseceksin. Anlatamadım, cesaret edemedim. Susmak kolay olacak sandım. İçimde hep bir sızı kalsın istedim. Kolay olmadı ama her gün canımı daha da fazla yaktı bu ateş. Yüreğim eridi bu acının ateşinden. Çocuktum Elif, annemi ve babamı yitirdim bir güneşin batışında. Yurtlarda büyüdüm, kardeşlerim nerede bilmiyordum vurulana kadar.”

Elif bu sözlerin ardından olduğu yerden Ahmet’e bakakaldı. Ne söyleyecekti? Neler söyleyebilirdi? Elif bunları ilk defa duyuyordu kendisinden. Ahmet neler söylüyordu öyle. Elif, Ahmet’in vurulması dışında hiçbir şeyi bilmiyordu oysa söz vermişti ağlamayacaktı. Elif, Ahmet’in yüzüne baktı bir şey söylemeden yerinden kalktı ve masanın üzerinde bulunan sigara paketine uzandı. Elleri titriyordu Elif’in ne yapacağını bilmiyordu. Sigara paketinden bir sigara çıkardı ve balkona doğru gitti Ahmet’te ardından balkona doğru tekerlekli sandalyesini sürmeye başladı. Ahmet’in yüzünü bir endişe hâkimdi. Korkuları ansızın artmaya başladı. Elif balkonda sigarasından bir nefes alıyor ve gözünde yaşlarla bulutlarla kaplı gökyüzünü izliyordu. Ahmet’in geldiğini fark edince gözlerindeki yaşları sildi ve tebessüm ederek ona baktı, ona doğru yürüdü ve ona sarıldı.

Ne de çok şey var dile getirilmesi gereken, sonu hüsran. Bir karanlığa saplanmış gidiyoruz. Bir fırtınadır bizi uzaklara savuran. Yanıyor kavruluyoruz kışın ortasında. Ne büyük acıdır bu yalnızlık. Bir yokluğun hüznüdür kalbimizde iliklerimize kadar hissettiğimiz. Bir yolculuk gibiydi her şey. Uzun acılarla dolu hiç bitmeyecek bir yolculuk.

Hüzünden bir duvar çevrelemiş dört bir yanımızı. Hüzünden bir duvar çevrelemiş yüreğimizi. Hüzün doluyuz.  Ne zaman dinecek yüreğimizdeki bu ateş? Elif, ortalığı esir alan sessizliği bölerek  “Bana bunları neden anlatmadın?’’ diye sordu Ahmet başına öne eğmiş düşüncelere dalmış Elif’i duymuyordu. Elif kızgın değildi, üzgündü sadece. Sevdiği adamın hayatında ne de çok fırtınalar kopmuştu öyle. Bilmiyordu, uzakta sanıyordu ailesini. Yetimhanede büyüdüğünü de yeri öğrenmişti. Ahmet neden bunları gizlemişti ki? Kızamıyordu, içinde biriken onca şeye rağmen yine de kızamıyordu. “Acılara teslim olmayacağım ben. Bütün yaşananları bileceğim ve beraber geride bırakacağız. Dört duvarı çevrelemiş tel örgü, ağabeyimi göreceğiz, ağabeyimi özlemişim. Sonra kalabalık bir odaya aldılar bizi. İçeriye bir sessizlik hâkimdi. Üniformalı adamlardan korkuyor gözlerimi onlardan kaçırıp önüne bakıyordum. Ağabeyimin sesiyle başımı kaldırdım. Gözlerimle ağabeyimi baştan aşağı süzdüm ve ürkek bir şekilde koştum ona, sarıldım. Gülümsüyorduk çok uzun zaman sonra. Annemin yüzündeki gülümse bizi daha da gülümsetiyordu. Babamın sert bakışlarının yerini özlem almıştı. Hasretle büyük oğluna sarılıp bağrına bastı. Özlemişti evladını, ilk göz ağrısını mahpuslara yollamışlardı. Elinden bir şey gelmiyordu. Oğluyla o da mahkûm olmuştu kaderinin yazdıklarına. Üniformalı bir adam yaklaştı yanımıza “Bu hafta iki saatiniz var.” dedi ve sessiz adımlarla uzaklaştı. İki saat mi? O kadar az mı? Ama bu yetmez ki bize. Annem ağabeyime hiç ayrılmayacaklarmış gibi sarılıp saçlarıyla oynuyor,  sorular soruyor cevaplarını sorguluyordu. Ağabeyim, annemin yaptığı çörekleri çantadan çıkarmış masaya koymuş ve ilk defa yiyormuş gibi davranıyordu. Onun bu halini gören annem ve babam hüzünlenip sonra da mutlu olmuştu. Babam oğluna hiç soru sormadı. Ağabeyimin iyi olması onun için yeterli olandı. Bir hata yapmıştı ağabeyim, babam bunun farkındaydı ve artık kabullenmişti. Gariban annem, gurbete düşmüş, gurbette başına gelmeyen kalmamıştı. Bir ses sonrası bütün herkes başını kaldırdı. Anneler çocuklarından ayrıldı. Babalar sustu. Çocuklar korkuyla irkildi. Üniformalı iri bir adam “Görüş bitmiştir, ziyaretçilerin çıkış yapmaları gerekmektedir.” dedi. Bunu duyan kimi kadının gözünden yaşlar akmaya başladı. Kimisi babasına, kimisi kocasına, kimisi de yavrusuna veda etmek zorundaydı şimdi. Bu veda hepsinden de kötü, hepsinden de beterdi. Bir parçanı dört duvar arasında bırakmak ne de zordu.  Geri dönmek kolay değilmiş onu da anlıyor insan. Annem ağabeyimi bırakmak istemese de mecburdu. Bırakmak zor geliyordu anneme, gözünden süzülen yaşlara engel olmakta istemedi annem. Ağabeyime sıkıca sarıldı ve yanaklarından öperek ona veda etti. Babam bütün sakinliğiyle ağabeyime sarıldı ve arkasını dönerek kapıya yöneldi. Ağabeyim anneme son kez sarıldı, elini öptü. Ben ağabeyime koştum sarıldım öptüm. Bu sarılış ağabeyime son sarılışım olacaktı. Bundan sonra ailem sonbaharda yapraklarını döken bir ağaç gibi darmadağın olacak ve her birimiz bir kenara savrulacaktık.

”Güneş o gün batacak ve bir daha doğmayacaktı benim dünyama. Güneşe olan hasretim bundandır. Ağabeyimin görüşü bittikten sonra eve dönmek için en az bir saat sürecek olan yolculuk başlayacaktı. Bu yolculuk annem ve babamla son yolculuğumuz olacakmış meğer. Hep beraber yolculuğun başlayacağı yere varmıştık. Babam bir kaç adamla konuşuyor sorular soruyordu. Annemin gözünden yaşlar süzülüyordu. Annem üzgün, perişan, kederli. Oğlunu bırakmış tel örgülerin arkasında, bir yanı eksik garibimin. Beni öpüp kokluyor, tesellisi ben oluyordum. Babamın bize doğru geldiğini görüyor gözlerim. Baştan aşağı babamı süzüyorum gözlerimle. Saçları ne de çok beyazlamış yeni fark ediyorum. Yüzünde bir hüzün. Elinde vazgeçemediği sigarası. Babam dağ gibi adam! Hüzün adamı çökertmişti. Çocuksun daha aklına gelmeyecek şeyleri yaşıyorsun. Acılar sana hayatı öğretiyordu. Acılar içinde gerçeklerle yüzleşiyor insan, sonra gerçekler insanın canını acıtıyor. İnkâr edemiyorsun gerçekleri, yıkıp geçiyorlar seni.  Elif ben acılarla büyüdüm. Canım çok yandı, canımı çok yaktılar. Bir yanım hep eksik kaldı annemi ve babamı kaybettiğim o gün, mutluluk ve mutsuzluğu yaşadım. Ağabeyimi gördüm çok mutluydum. Annemi ve babamı kaybettim çok mutsuzdum. Acılar hayatı öğretiyor. İstesen de istemesen de nefes almak zorundasın.”

(Yazı dizisi olarak yayımladığımız ‘Yarına Elveda’ adlı hikayenin devamı olan 9. Kısım’ı buradan okuyabilirsiniz)
Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Murat Tursun

YARINA ELVEDA – 1. KISIM

Sıradan olan bütün insanlara… “Her mevsim bir başlangıçtır” derdi. İnanırdım, inanmamak için...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir