YARINA ELVEDA – 7. KISIM

Zamanı kimse durduramaz, öylece akıp gider. Bakakalırsın ardından, bir yanın hep eksik kalır. Sonra kimsenin durduramayacağı zaman bilinmeyenlerin ortaya çıkmasına sebep olur.

Elif etrafı topladıktan sonra Ahmet’i yerden kaldırdı sonra tekerlekli sandalyesine oturttu. Ahmet’in yüzünde bir hüzün vardı. Elif onu salona, penceresinin yanına götürdü. Ahmet özlemle pencereden dışarıya bakarak çocukların koşuşturmalarını izlemeye başladı. Yüzündeki hüzün yerini bir bilinmezliğe bıraktı. Elif ölüm sessizliğini bozarak; “Bir şeyler hazırlamaya gidiyorum” dedi. Ahmet kafasını kaldırdı Elif’e bakarak “Çabuk gel yeter” dedi. Elif uzun zaman sonra odaya girdi. Sessiz, sakindi. Ahmet’in ne yaptığını merak ediyordu. Ahmet ise pencereye kafasını dayamış elinde uzun zamandır hiç içmediği sigarası. Elif bu duruma biraz kızsa da, sessiz kalmayı sürdürdü. Ahmet’in dilinde bir şiir, sessizliği delip geçiyor, acılara boğuyordu duygusu olan bütün canlılara;

Uçurum dört bir yanım,

Hüzne boğulmuşum,

Karanlık sarmış bütün yüreğimi,

Acılardan bir düş kurmuşum kendime

Yüreğimde bir korku,

Annemi özlüyorum,

Babamı özlüyorum

Anılar canlanıyor yaralı zihnimde

Köydeyim tarlaların arasında koşuyorum,

Bir yanımda yüksek dağların dorukları

Bir yanımda

Evimin bahçesindeki meyve ağaçları

Uçurumun kenarındayım,

Bir adım atsam düşeceğim,

Bir adım atsam öleceğim,

Acılar kalmış geriye,

Bir de özlemin

Kendimde değilim,

Kendimde olmayacağım,

Hayat bana fazla geliyorsun

Biri tutsun elimden

Annemi babamı yitirmişim

Kardeşlerim nerede

Sevdiğim kadını istiyorum yanı başımda

Bir yanım hüzünle dolu

Ruhumu hissetmiyorum,

Bedenimin altında ezilmişim

Bedenimim altında dağılmışım

Bir kuş gibi kanatlanıp uçmak istiyorum

Annem ve babamın diyarına

Annemi ve de babamı özledim.

Elif bu dizeleri duydukça kahroldu. Duvarın dibine sessizce yığıldı. Gözlerindeki yaşlar pınar olmuş, hıçkırıklara boğulmuştu. Ahmet ağlama seslerini duyuyor, arkasına bakmaktan korkuyordu. Acıyla dolmuş yüreğini hiçbir şey mutlu edemiyordu. ”Hüzün, acı her şey. Batıyoruz, batacağız.” Ahmet artık sus, kederi bırak. Ahmet yeter artık. Elif koşar adımlarla odadan çıktı. Keder sarmıştı herkesi. Ama Elif buna bir son verecekti. Yaklaşık bir saat sonra mutfaktan Ahmet’e seslendi; ”Yemek hazır” dedi. Ahmet mutfağa doğru yöneldi. Acıkmıştı, bütün gün o kadar çok üzülmüş ve üzmüştü ki. Masada makarna vardı bir de salata. Elif asla ağır yemekler yemezdi. Ahmet’e de asla ağır yemekler yedirmezdi. Sağlıklı beslenirdi. Elif yemeğini yerken Ahmet’e doğru baktı; ”Bugün acıları son kez yaşayacağız her şeyi anlatacaksın bana, benden bir şey saklamanı istemiyorum. Birlikte ağlayıp, birlikte güleceğiz. Seni asla yalnız bırakmayacağımı çok iyi biliyorsun.” dedi. Ahmet, ”Bugün her şeyi anlatacağım. Bugün her şey bitecek söz veriyorum.” dedi.

Elif yemekten sonra kahve yapmak için mutfağa doğru giderken, Ahmet ”Sevdiğim ben içmesem olur mu?” dedi. Elif “Mazeret istemiyorum. Birlikte güzel bir kahve içeceğiz” dedi. Kahveler on dakika sonra hazırdı. Elif elinde kahve fincanlarıyla birlikte salonda oturan Ahmet’in yanına geldi ve onun fincanını masasına bıraktı sonra da yanına oturdu ve kahvesini yudumlamaya başladı. Kahveleri bitirdikten sonra Elif, Ahmet’e bakarak ”Hadi anlat olanları.” dedi.

Cümleler hep eksik. Cümleler hep yarım. Bir sonu olmalı bu hüzünlerin. Güneş batmak üzere, aydınlık yerini karanlığa bırakıyor. İnsanlar işlerinden çıkıyor, insanlar evlerine gidiyor. Her yerde sıradan bir işleyiş. Robotlaşan hayatlar ve devam eden mücadeleler. Bugün her şey konuşulacak, bugün ortada saklı bir şey kalmayacak. Ahmet bütün acılarıyla yeniden yüzleşecek, ailesine olanları anlatacak, Ahmet bugün susmayacaktı.

Ahmet tekrardan konuşmaya başladı. “Sonradan öğrendim, ağabey mahalleden bir kız için, vurmuş o çocuğu. Oysa İstanbul’a geleli üç dört ay olmuştu. Ne çabuk biriyle tanıştı, ne çabuk birini sevdi, ne çabuk biri vuracak duruma gelmişti. Ağabeyime çok kızmıştım. Annemi ve babamı çok üzdü. Bir anlık öfkesinin kölesi olmuştu. Mahkemesi yaklaşık iki hafta sonra oldu. Annem ve babam ağabeyimi iki hafta sonra anca mahkemede görebilmişti. Ağabeyim annemin gözüne zayıf görünmüştü. Annem gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başladı. Ağabeyim de kafasını kaldırıp anne ve babamla göz göze gelince gözlerinden yaşlar gelmeye başladı, anlaşılan çok pişmandı. Ancak yaptığı hatanın mutlaka bir bedeli olacaktı. Çocuğu yaralanan baba da mahkemeye gelmişti. Mahkeme başladı. Çocuğu bıçaklanan baba çocuğunun iyi olduğunu, yaşadığını, çocukların bir cahillik yaptığını ve şikâyetçi olmadıklarını söyledi. Bunları duyan ağabeyimin yüzündeki tebessümü görmemek için kör olmak gerekirdi. Ancak savcı “Ailenin şikâyetçi olup olmadığının bir önemi yok. Bu dava artık kamu davasıdır” dedi. Yüzlerdeki tebessüm yerini bir karamsarlığa bıraktı. Annem gözyaşlarıyla olan biteni takip ediyor bir şeyler anlamaya çalışıyordu. Babamı elinde tütün tabakası sigara sarmamak için kendini zor tutuyordu. Topal Rıza ve karısı Makbule de mahkemeye gelmişti. Onlar da çıkacak kararı sabırsızlıkla bekliyorlardı. Mahkeme şahitlerin ifadesiyle devam ediyordu. Yaralanan çocuk da ifade verdi. “Hâkim bey her şey bir yanlış anlaşılma sonucu gerçekleşti. Ortalık bir anda karıştı. Kimin ne yaptığı belli değildi. O sırada bir darbe aldım ve yere yığıldım. Sonrasını hatırlamıyorum” dedi. Mahkeme bütün herkesi dinledikten sonra son savunma hakkını ağabeyime verdi. “Sanık Sedat P… bu iddiaların karşısında son kez ne söylemek istersiniz“ dedi. Ağabey ayağa kalktı. Annemin ve babamın olduğu yere doğru baktıktan sonra “Pişmanım…” dedi. Mahkeme davayı sonuçlandırmak için kısa bir ara verdi, bu kısa arada ağabeyimin bizimle görüşmesine izin verildi. Annem hemen ağabeyime sarılıp öpmeye başladı. Babam biraz mesafeliydi ağabeyime. Kızgındı, üzülmüştü çünkü. Sanki dakikalar hemen geçmek için yemin etmişti. Mahkeme salonu yeniden doldu. Hâkimler bir karara varmıştı. Herkes hâkimin ağzından çıkacak cümleleri bekliyordu. Hâkim kanun maddelerini ardın sıra sıralamaya başladı ve en sonda bizim de anlayabileceğimiz cümleleri dile getirdi. Hakim, “…….. …… ….. sanığın on iki yıl hapsine, ancak mahkemede göstermiş olduğu iyi hal ve davranışlardan cezasının dörtte biri oranında indirime gidilmesine, ayrıca şahitlerin ifadesi de göz önüne alınarak sanığa beş yıl üç ay hapis cezası verilmesine karar verilmiştir” dedi. Bunu duyan annem haykırmaya başladı ve yere yığılıp kaldı. Babamın gözlerindeki yaşlara da şahit oluyordum. Ağabeyime beş koca yıl hapis ceza vermişlerdi, gençliğinin en güzel zamanlarını içeride geçirecekti. Jandarmalar kararın ardından ağabeyimi mahkeme salonundan elleri kelepçeli bir şekilde çıkardı. Babam kendini adliyeden dışarı atar atmaz. Saatlerdir içemediği sigarasından sarmak için elini tütün tabakasına attı ve hızlı bir şekilde bir sigara sardı. Sonra yaktı her nefeste gözlerinin dolduğuna sahip olabiliyordum Çocuktum ama anlayabiliyordum. Topal Rıza ve hanımı da ne yapacaklarını şaşırmış öylece duruyorlardı.”

Elif bir köşede öylece durmuş Ahmet’in ağzından çıkanları büyük merakla dinliyordu. Dayanamadı “Bana hiç bunlardan söz etmemiştin. Bunları senden ilk defa duyuyorum. Neden bunları saklama ihtiyacı duydun ki. Oysa ben hep seninleydim. Sana destek olacağımı hiç düşünmedin mi?’’ diye sitem etti.  Ahmet yaşananların getirdiği pişmanlıkla “Her şey için senden özür dilerim.” diyebildi. Sonra bir sessizlik çöktü odaya. Odanın içinde birbirine bakan iki tanıdık yüz. Ahmet’in gözlerinde bir suçluluk, Elif‘in bakışları arasında kendinden kaçıyor.

Ahmet odasına doğru hareketlendi. Bunu gören Elif, Ahmet’e yardımcı olmak için ayağa kalktı.  Tekerlekli sandalyenin arkasına geçen Elif, Ahmet’i odasına götürmek yerine evin balkonuna götürdü. Hemen odaya dönerek bir battaniye aldı ve geri döndü. Ahmet’in yanına sandalyesini çekti ve battaniyeyi örttü.

Elif, “Yıldızlar! Hep huzur verir bana. Eminim sana da huzur verecektir. Bütün düşüncelerden sıyrıl ve yıldızların büyüsüne kapıl. Yıldızlar sana eşlik edecektir.’’ dedi.

Gerçekten de gökyüzünde onlarca yıldız vardı. Ahmet başını yukarı kaldırdı ve gökyüzünü izlemeye başladı. Bir süre sonra Elif’in yanında olmadığını fark etti. Elif nereye gitmişti, ne zaman gitmişti, neden bir şey demedi? Fazla düşünmeye gerek kalmadan Elif elinde iki fincan kahve ile geldi. Elif, Ahmet’in kahvesini yanına bıraktıktan sonra yerine geçti ve Ahmet’e sıkıca sarılıp “Seni seviyorum.” dedi. Sevmek ne de güzel bir duyguydu. Ahmet sevgiyle Elif’in gözlerinin içine baktı. Elif, Ahmet’in sevgi dolu bakışlarını hep hissetmişti. Ahmet gözlerini Elif’in gözlerinden ayırmadan bütün benliğiyle bir şiir okumaya başladı;

Ay parçası…

Gecemin karanlığında

Ruhuma huzur veren sensin.

Acılara inat senin sevgindir,

Beni ayakta tutan,

Sen gökyüzünde bir yıldız gibisin,

İçimi ısıtan, bana şiirler yazdıran.

 

Ay parçası…

Sensin umuda sebep,

Sesinde bir mutluluk,

Bakışların hep masum.

Sen güneş gibi dünyamı aydınlatan,

Konuşsan bütün kuşlar özgürlüğe uçacak gibi.

…Sen, iyi ki varsın,

İyi ki olacaksın.

Ahmet şiir okumayı da yazmayı da çok severdi. Yazmak ona mutluluk verirdi. Ahmet bir öğretmendi. Öğrenmeyi ve öğretmeyi en az şiir kadar severdi. O malum olay gerçekleşene kadar mesleğini severek yapıyordu. Ahmet’in hayatı bir günde baştan aşağı değişmişti. Bugün her şey anlatılacak. Bugün hiçbir şey sır kalmayacaktı. Konuşmak için zamanları vardı. Bugünden sonra hüzün yasaktı. Birlikte göğüs gereceklerdi bütün zorluklara. Artık gizli saklı olmayacak, eksik şeyler kalmayacaktı.

“Elif içeri geçelim ben üşümeye başladım. Hem kahvemiz de bitti. Daha fazla kalmayalım, hasta olacağız.” Ahmet’in bu sözlerinin ardından Elif yaramaz küçük bir kız edasıyla, “Yıldızlar çok güzel burada kalıp izleyelim.” dedi. Ahmet, Elif’in bu isteğini kıramadı ve gökyüzündeki yıldızları izlemeye devam ederken birbirlerine kenetlenmiş bir şekilde uyuyakaldılar. Bir zaman sonra Ahmet gözlerini açtı ve etrafına bakındı Elif’in ona sarılmış bir şekilde uyuduğunu gördü ve rahatladı. Ne kadar olmuştu uyuyalı? Ne zaman uyuyakalmıştı? Hani yıldızları izleyeceklerdi? Ahmet bunların cevabını ararken Elif’in uyanmaması için hareket etmiyordu. Elif uykusunda ne kadar güzel görünüyordu. Ahmet onun uykusunu bölmek istemedi. Elif kısa bir süre sonra uykusundan uyandı. Yanında Ahmet’i gördü yanağına bir öpücük kondurup “İyi ki varsın, iyi ki seni tanıdım, seni seviyorum.” dedi ve yerinden kalkarak üzerindeki battaniyeyi attı. Sonra Ahmet’i odasına götürmek için elini tekerlekli sandalyeye doğru uzattı. Ahmet yarı sersem şekilde Elif’in elini tutmaya çalıştı. Balkondan Ahmet’in odasına sanki uzun bir yol vardı gittikçe uzayan. Sanki asırlar geçiyor yine de yol bitmiyordu.

(Yazı dizisi olarak yayımladığımız ‘Yarına Elveda’ adlı hikayenin devamı olan 8. Kısım’ı buradan okuyabilirsiniz)
Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Murat Tursun

YARINA ELVEDA – 7. KISIM

Zamanı kimse durduramaz, öylece akıp gider. Bakakalırsın ardından, bir yanın hep eksik...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir