YARINA ELVEDA – 4. KISIM

Ahmet ve kadın yemek için masanın etrafına yerleştiler. Ahmet için artık her şey sıradan olmuştu. Tıpkı bir robot gibi kendini yaşamaya mahkûm hissediyordu. Her günü bir önceki günün tekrarıydı, tıpkı fotokopi makinasından çıkmış kâğıtlar gibi, hepsi aynıydı. Günler sıradan geçiyordu. Ahmet bu durumdan şikâyetçi değildi. Yeni olaylara, yeni heyecanlara kapılarını çoktan kapatmıştı.

Şimdi gözlerinizi açın, eğer uykunuz varsa gidin uyuyun. Eğer devam etmek istiyorsanız derin bir nefes alın. Buradan sonrası bütün sorularınıza cevap bulacağınız belki de karmaşık duygular içinde boğulacağınız bir bölüm. Bundan sonrası hüzün, kaderin bir oyunu ya da acının ta kendisi de diyebiliriz.

Ahmet ve kadın yemeklerini yerken, kadın her zaman ki gibi, yapılması gerekenleri yerine getirmenin mutluluğuyla konuşuyor, gülüyor ve durmadan Ahmet’e sorular soruyordu. Kadın Ahmet’in hikâyesini herkes kadar biliyordu. Şimdiye kadar Ahmet’e cesaret edip soramamıştı. Sormaya korkuyordu açıkçası. Sormak ve cevap alamamak, sormak ve Ahmet’i üzmek. Sormak ve sonrası…  Kadın korkularından dolayı sorularını, düşüncelerini bastırmış onları engellemişti. Fakat  bugün kendine engel olamıyordu, yemek masasından başını kaldırdı ve Ahmet’e bakarak ”Susmak acılarını azaltmayacak. Susmak acılarını daha da taze tutacak. Ahmet artık konuşmalı bana olanları anlatmalısın. Hayatını bu şekilde sürdüremezsin” dedi.

Ahmet sinirli bir şekilde yemekten başını kaldırdı ve bütün bu cümleleri kuran karşısındaki kadının gözlerinin içine baktı. Kadın Ahmet’in bu bakışlardan korkarak kafasını öne eğdi ve çorbasından bir kaşık daha aldı ancak geri adım atmayacaktı. Atmadı! ”Korkmuyorum senden, ben senin düşmanın değilim, ben yakmadım senin canını. Ben senin yanındayım. Sen ne kadar farkında olmasan da ben senin yanındayım.” dedi ve daha sonra Ahmet’in gözlerinin içine korkusuz bir şekilde baktı. Ahmet kadının geri adım atmayacağını anladı. Başından geçenleri, yaşadığı bütün acıları anlatmak ve anlatmamak arasında ince bir çizgideydi. Yemek masasından ani bir hareket yaparak tekerlekli sandalyesiyle uzaklaştı. Sığındığı, huzur bulduğunu hissettiği yer olan pencerenin kenarına doğru yaklaştı ve penceresinin camından dışarıyı izlemeye başladı. Güneş batmak üzere, çocuklar ve anneleri hala parktaydı. Çocuklar koşuşturuyor anneleri durmadan arkalarından yetişmeye telaşına kapılıyordu. Bütün bunların arasında Ahmet havanın soğuduğunu hissetti. Üşümüştü, arkasını dönmeden kadına,

” Üstüme bir örtü örtebilir misin.” dedi. Kadın aylar sonra böyle bir istekle karşı karşıya kalınca afalladı. Bir an ne yapacağını şaşırdı ve eli ayağına dolandı. Kekeleyerek ” Taa-mammm hee -hemmenn getiriyorum.” diyebildi. Kadını inanılmaz bir titreme sarmıştı. İçinden ”Nerden çıktı şimdi bu.” dedi. İnce uzun bir örtü getirdi ve Ahmet’in üzerine örttü. Bu sırada Ahmet elini uzatarak kadının elinin üzerine sıkıca koydu, elini tuttu. ” Hikâyemi dinlemek mi istiyorsun?” diye sordu. Kadın şaşırmış bir şekilde kekeleyerek ”Ee-evet.” diyebildi. Ve Ahmet’in konuşmasını bekledi.

Zor bir yolculuk anlatılacak ne çok şey vardı oysa. Yaşanacakların, yaşanmışların, hikâyelerin başlangıcı İstanbul!

Gündüz geceye dönmüştü, yol gittikçe daha da uzuyor gibiydi. Anne, baba ve çocukları… Yoruldular, acıktılar, açtılar. Otobüs son kez mola vermek için durdu ve itici bir ses tonuyla muavin belli belirsiz cümleler kurdu. Cümlelerin ardından otobüsteki insanlar arabadan inmeye başladılar. İnsanların yüzünde son molanın verdiği heyecan hâkimdi. Bundan sonra İstanbul’a kadar durmak yoktu. İnsanların birkaçı bir şeyler yemek için ya da  sigarasından bir nefes daha alabilmek için düğüne yetişir gibi hızlıca aşağı indi. Anne ve baba her şeyden habersiz uyuyan çocuklarını uyandırarak bir şeyler yemek için aşağıya indiler. Baba da tıpkı diğer insanlar gibi iner inmez tütün tabakasını çıkardı sonra nasıl tutmuş elleriyle sigarasını sardı. Baba sigara sarmaktan sıkılmıyor muydu? Baba sigarasız duramıyor muydu? Kadın, kocasının sigarayı bitirmesini bekledi. Daha sonra çocuklarının elinden tutarak mola yerinde bulunan onlar için kalabalık ve korkutucu görülen binadan içeri girerek yemek yiyecekleri lokantaya girdiler.

Lokantadan içeri girince çeşit çeşit yemek kokularını anında hissetmişlerdi. Baba ve anne sıcak çorbanın yanına biraz fazla ekmek aldılar. Alışılmış dışına çıkmak istemediler. Aslında garibandılar harcayacakları fazladan bir kuruşlarını bile yoktu. Köydeyken en güzel yemekleri sıcak çorbaydı. Diğer yemeklere gözlerini gezdirmeye bile korktular. Çocukların gözleri diğer yemeklerdeydi. Ama hepsi ağız birliği  edercesine susuyorlardı. Babalarının onlara getirdiği sıcak çorbayı yudumlayarak etrafa göz gezdiriyorlardı.

Genç muavin titrek ve yorgun ses tonuyla molanın bittiğini haber veriyordu. Artık gücünün son demlerindeydi. Belli çok yorulmuştu üflesen yıkılacak gibiydi. Anne, baba ve çocuklar son kez arabaya bindiler. Artık otobüsten indiklerinde bir daha binmeyeceklerdi. Otobüs durduğunda hayallerin ve umutların şehri İstanbul’da olacaklardı. Umutla ve mutlulukla uyanmak için,  anne ve baba da çocukları gibi gözlerini kapattı.

Nihayet gece sabaha kavuşmuş öğleni bulmuş ve İstanbul’a varmışlardı. Karı, koca köydeki düğün ve cenazeler dışında bu kadar kalabalığa ilk defa şahit oluyorlardı. İstanbul umutların şehri, İstanbul günahların şehri. Kocaman bir bilinmezlik, bir mücadelenin şehri, İstanbul sonu bilinmeyen bir uçurum.

Anne ve baba çocuklarını da yanlarına alarak zorlu geçen bu otobüs yolculuğunu sonlandırmak için ağır ağır otobüsten aşağı indiler. Baba, genç çelimsiz muavine doğru yönelip eski püskü olan iki bavulu ondan istedi. Muavin kafasını kaldırmadan babaya ”Hangi bavul sizin?” diye sordu. Baba ani bir hareketle eğildi ve iki eski bavulu işaret etti. Bu işaretin ardından genç muavin çevik bir hareketle bavulları bagajdan indirdi sonra da babaya teslim etti.

İstanbul koca bir şehir, derin bir çukur,  bir garip yalnızlıktı onlar için.

Baba bavulları aldıktan sonra başını kaldırdı, etrafına bakındı.  Saatler öğleni bulmuş ve geçmek üzereydi. Baba şimdi ne yapacaktı? Bununla ilgili en ufak bir düşüncesi bile yoktu. Öncelikle bu insan kalabalığından kurtulmak otobüslerin arasından çıkmak istedi. Artık otobüs görmek istemiyordu. Yol boyu ağlayan anne çocuklarını bir an olsun yanından ayırmadan kocasının hareket ve tavırlarını dikkatle izliyor onunla hareket ediyordu. Çocuklar uzun süren yolculuğun ardından yorulmuşlardı ve huysuz davranıyorlardı. En küçük olanı ağlıyordu, ve insan kalabalığından korkuyordu. İlk defa bu kadar insanı yan yana görüyordu. Bu kadar gürültüye alışık değildi o zayıf kulağı. Gözleri bu kadar rengi ilk defa görmüştü. Bu yüzden korku kaplamıştı o incecik zayıf bedenini. Anne çocuğunun halini sezerek yavrusunu kucağına alarak onun yalnız olmadığını hissettirdi. Annesinin onu kucağına almasının ardından minik kız ağlamayı bıraktı, korkuyla annesinin boynuna sarıldı.

Baba çocuklarıyla beraber hızlı adımlarla otogardan çıktı. Sonra birden durdu, etrafına baktı, ”Burası da neresi, bu şehir neden bu kadar kalabalık, bu insanların hepsi buraya nasıl sığıyor, bu insanların hepsi çalışacak iş bulabiliyor mu” diye düşündü. Ve birden aklına köydeyken komşu oldukları aile geldi. Onlarda bu koca şehre göç etmiş, bu şehre yaşamaya gelmişti. Onlar da yıllar evvel bütün varını yoğunu satıp bilmedikleri diyar olan İstanbul’a göç etmişti. Bir anda elini cebine attı ve cüzdanını çıkardı. Bir kâğıt olacaktı, kâğıdın üzerinde bir adres! Gaziosmanpaşa diyordu, Arnavutköy diyordu… Burası da neresiydi?

Baba kararını vermişti, köyden komşusu olan ailenin yanına gidecekti. En azından ne yapacakları konusunda onlara akıl danışabilirdi. Elindeki kâğıt parçasını yolda gördüğü insanlara sormaya başladı. Belki on belki de ondan fazla insana adresi sordu. Yoldan geçenlerin kimisi kâğıda bile bakmadı, kimisi de adresi bilmediğini söyledi.  Sonunda orta yaşlarda uzun boylu kalıplı bir adam ona cevap verebilmişti. Uzun boylu adam babanın kolundan tutup, ailesiyle birlikte bir taksiye bindirdi ve şoföre bir şeyler söyleyip kendi gideceği yöne doğru hareket etti. Baba adamın davranışların boyunca zaman susmuştu ve yaşananlara bir anlam vermeye çalışıyordu. Taksici adamdan aldığı adres ve bilgilerden sonra ailenin valizini bindirerek arabasını çalıştırdı. Şoför belli bir süre yol aldıktan sonra, yolların çamur içinde kaldığı, sokaklarında üstü başı kir içinde olan çocukların bulunduğu ve gecekondu evlerinin çok fazla olduğu bir yere geldi. Baba şaşkın bir halde nereye geldiklerine anlam vermeye çalışıyordu. Çamurlu yollar, üstü başı kir içindeki çocuklar köyünü hatırlatıyordu. Şoför arabasını durdurarak arkasını döndü. Babaya gelmek istedikleri adresin burası olduğunu burada inmelerini ve yol ücreti olan parayı vermesini söyledi. Şoförün sesiyle irkilen baba şoföre doğru baktı ve şaşkınlığını üzerinden atarak eğilip şoförün elini öpmeye çalıştı sonra da ağzından çıkan güzel cümleleri dile getirdi, ücreti ödemek için elini cebine attı. Şoför babanın bu davranışın ardından çok şaşırdı. Şoförün şaşkınlığı yüzünden belli oluyordu. Elini cebine atan babayı durdurdu ve babaya ” Allah bahtınızı ve yolunuzu açık eylesin. Hakkım varsa helal olsun.” dedi ve babaya elini uzattı. Şaşkınlık sırası şimdi babadaydı. Baba, para için ne kadar ısrar etse de şoför ‘’ Az ya da çok bu paraya ihtiyacınız olacak.’’  dedi ve parayı almadı. Onları bırakarak yoluna devam etti.

Saatler ilerliyordu. Bunca telaş içerisinde baba saatin farkında değildi. Bir an önce adresi bulmalıydı.  Baba cebindeki adresin peşindeydi. Ya adres yanlış çıkarsa, ya kimse yoksa? Ne yapacaktı o zaman nereye giderdi? Adresi bulamazsa sokakta perişan olur kalırlardı. Baba indikleri yerde bir kahve gördü. Burada adresi sorabileceğim birini bulurum diyerek kahveye girdi, ilk gördüğü adama adresin yazılı olduğu kâğıdı gösterdi. Adam bir an ürktü, kâğıdın üzerinde herhangi bir isim yazmıyordu ve kafasını kaldırarak kâğıdı uzatan adamın suratına kısa bir süre baktı. Bir anlık yaşadığı korkuyu üzerinden atarak  ” Adı yok mudur bunun kardeşim, adını ver hele, burada herkes birbirini tanır, adını söyle yardımcı olayım.” dedi. Babanın ağzından kekeleyerek bir isim çıktı ” Topaalll Rızaaa!” dedi. Babanın verdiği ismi duyan adam, Rızaaa! diye bağırdı kahvenin içinde, “Ulan Ayyaş Rıza…” Baba şaşırdı, neden “Ayyaş Rıza diye bağırıyordu bu adam? Rıza içmezdi, köydeki kimse içmezdi. Şaşkınlığı devam ederken, kendilerini sırtı dönük olan bir adam ayağa kaktı, sesin geldiği yöne doğru ona seslenen kişiye sonra yanında ayakta duran adama doğru döndü. Baba kendilerine dönen yüzü tanıyordu. Baba bu yüze yabancı değildi, bu oydu Topal Rıza! Topal Rıza bir an tereddüt yaşadıktan sonra onu arayan kişiyi tanıdı, yavaş adımlarını hızlandırdı yüzündeki sert ifadenin yerini gülümsemeye bırakarak babaya sarıldı. Kahvenin içerisinde bütün bunlar yaşanırken, anne çocuklarıyla birlikte toz toprağın içerisinde bir kenar sinmiş endişeli bir şekilde etrafını izliyor aklına kötü düşüncelerin gelmesine engel olamıyordu.

Baba köydeki komşusunu bu kadar çabuk bulduğuna sevinmişti. Demek adres doğruydu. Ayakta kalan iki eski komşu, iki eski arkadaş heyecanla bir masaya oturdu. Baba dışarıda bıraktığı karısı ve çocuklarını unutmuş gibiydi. Arkadaşı kahveciye dönerek ” Zevzek Kamil bize iki çay getir hele.” diye seslendi. Bu komutu alan Zevzek Kamil anında iki demli çayla çıkageldi. Baba, Topal Rıza’ya durumunu anlattı. Topal Rıza komşusunu dinledikten sonra, ”Hani çocuklar nerede, hanımın nerede?” diye sordu. Baba bir telaşla bir korkuyla kalktı ve kahveden dışarı çıktı. Gözleriyle etrafta ailesini aradı ve onları bir duvarın köşesinde birbirine sarılmış olarak gördü. Topal Rıza komşusunun yüzüne sinirli bir şekilde bakarak,” Ulan bu yaptığın iş mi şimdi!” dedi ve koşar adımlarla çocukların yanına doğru gitti. ” Yenge hoş gelmişsiniz, Allah bahtınızı açık etsin.” dedi. Çocukların babasına dönerek ‘’Haydi al bavulları bende çocukları alayım sonra bizim saraya gidelim.’’ dedi, sonra küçük çocuklardan birini kucağına alıp yürümeye başladı. Baba ve ailesi Topal Rıza’yı takip ediyordu. Tozun toprağın içerisinden etraftaki gecekonduları, üstü başı kir içindeki çocukları ve  onlara benzeyen insanları izleyerek yaklaşık on beş dakika yürüdüler. Topal Rıza yürüyüşün sonrasında bir gecekondunun önünde durdu, arkasını dönerek arkadaşına ‘Bizim sarayımız da burası.” dedi gülümseyerek aileye bahçe kapısından içeriye girmeleri söyledi. Karı koca birbirlerinin yüzüne hafif tebessüm ederek baktılar sonra da Topal Rıza’nın peşinden eve girmek için bahçe kapısından içeriye doğru hızlıca adım attılar. Topal Rıza evin kapısını bir iki kere sertçe vurdu. İçerden ince bir çocuk sesi:

”Kimdir gelen?” diye bağırdı. Topal Rıza sesi duyduktan sonra gülümseyerek neşeli bir tavırla  ”Ula Seydo! Aç kapıyı namussuz ula benim baban.” dedi. Babasının sesini duyan küçük çocuk kapıyı açıp babasının kucağına doğru atladı. Daha sonra babasının çevresindeki kalabalığı görünce utanıp eve içine doğru koşmaya başladı. Seydo, Topal Rıza’nın beş çocuğunun en ufağıydı. Burada doğmuştu, beş yaşlarında, esmer tenli biraz zayıf bir çocuktu. Topal Rıza’nın yoksulluğu oğlu Seydo’nun üzerindeki elbiselerden belli ediyordu kendini.

Çocuğunun içeriye doğru koştuğunu gören Topal Rıza’nın karısı Makbule Kadın kapının önündeki telaşı ve kalabalığı merak ederek kapıya doğru adım attı. Makbule Kadın karşısında köydeki komşularını görünce birden sevinçle bir çığlık atarak ağlamaya başladı. Makbule Kadın yıllar sonra gurbet ellerde tanıdık yüzlere şahit oluyordu. Mutluluğun, özlemin, hasretin göz yaşlarıydı bunlar. Bunlar acının, dertlerin, birikimiydi. Makbule Kadın gözyaşları içerisinde karşısında duran kadını öyle bir sarılıp sarmaladı ki, kadın da gözyaşlarını akıtmaya başladı. Kapının eşiğinde bir hüzün, bir mutluluk vardı. Makbule Kadın kapıda duran komşularına, köylülerine, arkadaşlarına bakarak” Allah aşkına durmayın gelin, içeri gelin. Siz benim başımın tacısınız durmayın kapıda.” diyordu ve gözyaşlarına engel olamıyordu. Çocuklar bütün bu olan bitenleri hüzünlü ve meraklı bakışlarla izliyordu. Dakikalar sonra sonunda herkes kapıdan içeri girebilmişti. Evin içerisinde herkes sıcak bir yere oturup konuşmaya başladılar. Çocuklar yorgunluktan eve girer girmez bir kenarda uyumaya başladı. Baba çocuklarına kızsa da Topal Rıza ”İlişme çocuklara bırak uyusunlar gariplerim.” dedi.

Topal Rıza ve eski arkadaşı oturup sohbet etmeye başladılar. Topal Rıza sorular üstüne sorular soruyor, eski arkadaşı da her soruya cevap veriyordu. Kadınlar da onların olduğu odanın bir köşesine sinmiş hem onları dinliyor hem de kendi aralarında özlem gideriyorlardı. Baba sohbet arasında fırsat buldukça arkadaşının evini inceliyordu, evin iki göz odası vardı, çok büyük değildi. Memleketteki evlerin havasını taşıyordu.  Makbule Kadın bu arada misafirleri için mutfağa giderek sıcak bir çorba hazırlamıştı. Çorba garibanların olmazsa olması. Her garibanın evinde mutlaka sıcak bir çorbası vardır. Çocuklar bütün bu sohbetin içerisinde salonda uyumaya devam ediyordu. Ev sahibi ve misafirler çorbalarını içerek köyde beraber oldukları o güzel zamanlardan bahsediyorlardı. Daha sonra Makbule Kadın elinde çaydanlıkla oturdukları odaya geldi sırada içilecek demli çayları vardı. Çaylar içildi, karşılıklı özlem giderildi. Sohbet güzeldi, sohbet herkesi mutlu etmişti. Ancak yolculuk uzundu ve gözlerden yorgunluk akıyordu Topal Rıza hanımına dönerek ” Kadın, misafirlerimiz uzun yoldan gelmişler, yorgunlardır, döşekleri ser hele…’’ daha cümlesi bitmeden hanımı misafirleri için yatakları yapmaya başlamıştı. Anne ve babanın çocuklarıyla birlikte uyuyacakları dört döşeği  evin salonuna güzelce serdi.

Artık yeni bir sabaha uyanacaklardı. Artık köy, tarla, bağ ve bahçe yoktu! Artık yeni işler, yeni uğraşlar olacaktı. Çalışacak evleri olacak hatta çok çalışırlarsa arabaları bile olacaktı.

(Yazı dizisi olarak yayımladığımız ‘Yarına Elveda’ adlı hikayenin devamı olan 5. Kısım’ı, buradan okuyabilirsiniz)
Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Murat Tursun

İNSANIN DOĞASI

Gökyüzünü talan ediyorsunuz! Evet siz, -Sizler Daha fazlası uğruna Dibe batmak uğruna...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir