YARINA ELVEDA – 2. KISIM

Ahmet’in babası, bir sabah gözlerini açtı ve yatağından kalkmadan etrafına bakındı sonra karısına dönerek, ”İstanbul’a gideceğiz, işimize ne yarayacaksa onları yanına al” dedi. Bu sözleri duyan kadın, ağlamaya başladı ve kocasına dönerek ”Na ez lıvırım, ez naçım (1)” diye bağırmaya başladı. Bu sözlerin ardından yatağından fırlayan Ahmet’in babası, karısına sesini yükselterek konuşmaya başladı. ”Halimize bak kadın! Çocuklarımıza bak hele. Açız, açıktayız… Elimizde, avucumuzda bir şey yok. Çocuklarımız için bir şeyler yapmak zorundayız. İstanbul’a göç edeceğiz,  hazırlan” dedi.

(1) Hayır, ben buradayım, ben gitmiyorum.

İstanbul mu?  Kadının gözleri yuvasından çıkacak gibi oldu… ”İstanbul koca şehir ne ederiz oralarda’’ diyerek ağlamaya başladı” Kocası onu duymuyormuş gibi davranıyor bir yandan da elbiseleri giymek için yatağından kalkıyordu. Anne ve babasının sesini duyan çocuklar ise yataklarından koşarak gelip annelerinin boynuna sarıldılar. Ve huzursuz ortamın etkisiyle ağlamaya başladılar. Gözyaşları arasında, baba bir fırsatını bularak kendini dışarı attı ve gözlerinden akan yaşlara engel olamadı, olmak istemedi…

Havada hafif bir serinlik vardı. Yağmur yağsam mı yağmasam mı diye düşünüyordu sanki.

Yağmur yağacak, yağmur yağmayacak!

Bütün canlılar bu ana şahit olmak için nefes alıyordu sanki.  Tavuklar bahçenin kapısında koşuşturuyor, kuşlar susmak bilmiyordu. Size Ahmet’in yaşadığı köyden bahsetmeden geçemem.

Ahmet’in köyü, dağlarla çevrili, hemen bir yamacın başına kurulmuş yüz elli hanesi var ve bu hanelerde yaşayan dokuz yüz insan, köyün hemen dibinden akan bir dere, kaynağı dağlar olarak bilinir, yaz demeden kış demeden akar, akar da can olur insanlara. Köyün etrafı ağaçlarla çevrili ve köyün etrafı sanki cennetten bir yer. Dağlara çıkmak, çayırlarda dolaşmak, hayvanlarla yaşamak, cenneti yaşamak gibi… Ahmet’in köyünün adı Gelincik, bin yedi yüzlü yıllarda kurulmuş bir Ermeni köyü aslında.  Sonrası malum, savaş ve savaşın sonrası yok olan hayatlar…

Ahmet’in köyü altı ay karlarla kaplı olduğu için insanlar evlerinden çıkamaz,  tek uğraşları hayvanlarının yiyeceği yemeği bulabilmek…

İlkbaharla birlikte güneş sadece Gelincik’e doğardı sanki. Etrafı öyle bir yeşillik sarardı ki, insanın ömrünü uzatırdı. İnsanlar o zaman yaşamanın güzelliğini anlar ve her kış sabırsızlıkla baharı bekler. İşte bu bahar Ahmet ve ailesi için bir sondu, artık altı ay boyunca karların altında kalmayacaklardı. Artık dönüşü olmayan bir yolculuğun vaktiydi.

Ahmet’in babası yolculuk için hazırdı. Karısının gözyaşları da onu engelleyemedi. Elindeki para edecek her şeyi satmıştı. Artık kimse onu durduramazdı. Artık ona kimse kal diyemezdi. Ahmet’in annesi, biçare, yoksul kadın, oysa ne çok çile çekmişti. Bu yolculukta nereden çıkmıştı. Bu yaştan sonra yaban ellerde nasıl yaşayabilirdi!

Yağmur çiselemeye başladı. Ancak baba yağmurun başlamasına aldırmadı, yolculuk bugün başlayacaktı, başlamalıydı.

Ahmet’in babasından yola çıkmak için ilk işaret geldi ve karısına dönerek, ”Artık yola çıkmalıyız, geç kalacağız” dedi.

Karısı bu cümlenin ardından kocasının gözlerine bakmakla yetindi ve susarak başını öne eğdi. Karısının suskunluğuyla ortaya yayılan hüzün ve ardından gelen sessizliğin etkisiyle Ahmet’in babası, kapının önünde duran iki eski püskü çantayı sırtladı öküz arabasına doğru götürdü. Köyde araba bulunmazdı. Bulunsa da arabanın gidebileceği bir yol yoktu.

Çocuklar bütün bunlardan habersiz gibiydi. Çocuklardan en büyüğü henüz on beş yaşlarındaydı. Anne ve babasının üzgün ve hüzünlü haline bakarak neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Aslında yaşananları anlıyor ama korkuyordu ve sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu.

İki bavula sığdırılan hayatlarla birlikte artık her şey hazırdı, artık gitme vaktiydi. Ahmet’in babası, karısı ve çocuklarına seslenerek, ”Haydi herkes binsin, gidiyoruz” dedi.  Öküz arabasıyla yolculukları bir saatten fazla sürecekti.

İnsanlar ihtiyaçları dışında köyden dışarı çıkmazlardı. Anne ve çocukları da daha köy dışına önce hiç çıkmamışlardı. Yolculuğun nasıl olacağı hakkında bir düşünceleri yoktu, sadece yolu izlemekle yetiniyorlardı. Yağmura inat, yolculuk başlamıştı. Baba en önde, köyden bir akrabanın yanına oturmuş, tütün tabakasını nasırlı ellerinin arasına almış sigara sarıp, akrabasıyla İstanbul hakkında konuşuyordu. İstanbul’u sadece gidenlerden duymuşlardı… Umutları, kurtuluş hayalleri ve umutları İstanbul olmuştu…

Nasırlı elleriyle sigarayı saran baba, sigarayı ağzına götürüp elindeki çakmağını çaktı ve içine derin bir nefes çekti. Her nefes bir isyandı bu kötü kaderine… Anne arabanın arkasına sinmiş, gözlerindeki yaşları eliyle siliyor, kocasının korkusundan gözyaşlarını içine akıtıyordu… Gözlerindeki yaştan başka elinden ne gelebilirdi ki zaten. Küçük kızını iki elinin arasına almış her an kaybedecekmiş gibi sıkı sıkı kucaklamıştı. Diğer çocuklar da kendi aralarında konuşuyor, yaşananlardan bihaber gülüyor bir yandan da annelerinin gözündeki yaşların sebebini merak ediyorlardı. Dönüp babalarına bakıp ve sebepsiz bir korkuyla hemen susuyorlardı. Oysa babaları çocuklarını çok severdi, şimdiye kadar birine bir kere bile vurmamış ve bağırmamıştı. Ama onun heybetiydi çocuklarını korkutan…

…Ahmet, sürekli sorular soran kadına dönerek ”İyiyim” dedi. Ve tekrar penceresinden dışarı baktı. Kadın susmak bilmiyordu, başladı yeniden konuşmaya, konuştu… Konuştu… Durmadan konuştu… Ahmet içindekileri cümlelere dökse, kadının kırılacağını biliyordu, bu yüzden sessiz kalarak soruları cevapsız bıraktı.

Susmak acılara göğüs germek anlamına mı geliyordu yoksa? Susmak dertlerin biteceği anlamına mı geliyordu yoksa?

Ahmet için yaşanan son olaydan sonra artık her şey sıradandı. Sanki bütün güzellikler anlamını yitirmişti. Azrail’e kafa tutmuştu belki de… Ahmet önceden gökyüzünde uçan bir kuş gibiydi kanatlarını özgürce çırpan. Sanki sokaklarda oynayan bir çocuktu… Yıllar geçti yaşanan olayların üzerinden, ne yapsa kurtulamıyor, ne yapsa kaçamıyordu kaderinin yazgısından…

Ahmet tekerlekli sandalyesini kadının olduğu yönüne doğru çevirerek ilerlemeye başladı. Bunu gören kadının yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Kadın adeta bir zafer kazanmış havasına büründü ve tekrardan o sıkıcı cümleleri kurmaya başladı, tıpkı bozuk bir plak gibi… Arada susuyor sonra yine, yine yeniden başlıyordu konuşmaya… Ahmet daha fazla susamadı ve kendisini cevap vermek zorunda hissetti. Pencereden dışarıya bakmaya devam ederek kadına  ”İyiyim. Sen her zaman ki gibi gerekenleri yap” dedi ve yeniden sustu. Ahmet yaşadıklarından sonra ilk defa bu kadar uzun konuşmuştu. Evet,  evet ilk defa iki cümle birden kurmuştu…  Kadın Ahmet’e doğru gülümseyen gözle baktı ve bu cümlelerin ardından mutlu bir şekilde işlerini yapmaya kaldığı yerden devam etti.

Biliyorum bu kadının kim olduğunu merak ediyorsunuz. Bu kadın hikâyenin en ağır yüklerinden biri, bu kadın yaşananların şahidi,  bu kadın Ahmet’in bir parçası…

Yolculuk başlayalı daha yarım saat bile olmamıştı. Baba tütün tabakasını elinden hiç düşürmüyor, sigara üstüne sigara sarıyordu. Sanki sigara dertlerinin önüne geçmişti ve ona her şeyi unutturmuştu. Baba sanki göç etmiyor, merkeze inip gelecekmiş gibi bir havaya bürünmüştü. Öküz arabasının üzerinde arkasına bakmaya cesaret edemiyordu, karısının ve çocuklarının gözlerine bakmaktan korkuyordu. Yolculuk sırasında öküz arabasın sesi dışında sessizlik çökmüştü. Herkes konuşmamaya yemin mi etmişti? Yolun sonu gelmeyecek gibi yol hiç bitmeyecek gibiydi. Annesinin kucağında yer alan küçük kız çocuğu annesine bakarak kimsenin cesaret edemediği cümleyi kurdu.

– Anne nereye gidiyoruz?

Küçük çocuğun sorduğu soru abilerinin sormaya cesaret edemediği korkudan başlarına öne eğdikleri bir soruydu. Bu cümlenin ardından ortalığı yıkan sessizliği babanın sesi bozmuştu.

”Denizi görmeye gidiyoruz kızım” dedi.

Küçük kız denizi ilk defa duymuştu.

Deniz neydi ki?

Deniz neredeydi?

Denizde insan yaşar mı?

Küçük kız daha beş yaşını doldurmamıştı. Henüz okula başlamamıştı. Gelincik köyünde delme çatma bir okul vardı. Okulları vardı ama bir öğretmenleri bile yoktu. Gelen en fazla bir ay kalıp kaçıyordu. Evet, yanlış duymadınız kaçıyor dayanamıyorlardı. Zor geliyordu burada yaşamak, burada nefes almak. Şartları ağırdı, köyde hiçbir şey yoktu, araba bile gelmezdi. Öğretmen durur mu hiç? Oysa onlar karanlığa inat aydınlığın sembolü değiller miydi? Her gelen öğretmen bir umut oluyordu çocuklara, sonra da kocaman bir hüzün, kalpte bir acı, bir burukluk… Öğretmen, öğrencisini karanlığa hapsedip, köyü terk ediyordu. Burada nefes almakta yaşamakta zordu. Köylüler gideceklerini bile bile yine de her gelen öğretmeni umutla, mutlulukla karşılıyordu. Ancak bu terk edişler yüzünden birçok çocuğun okuma yazması zayıf kalıyordu. Çok az sayıda hem okuması hem yazması iyi olan çocuk vardı.

Denizi hayal etmeye başladı küçük kız ve ağabeyleri. Hepsi birbirinden farklı hayallere daldı. Kimisi okula gideceğini hayal etti kimisi ayakkabılarının olacağını, kimisi de güzel elbiseleri ve oyuncaklarının olacağını hayal etti…

Çocukların annesi gözündeki yaşlara engel olamıyordu. Ağlamak ve ağlamamak arasında ince bir çizgi… Babanın gözleri dolmuş ağladı, ağlayacak… Elinden hiç düşürmediği sigarasından ha bire bir nefes alıyordu. Her nefesinde bir hüzün kaplıyordu içini, boğuluyormuş gibi hissediyordu. Ancak durmadan içine bir nefes daha çekiyordu…

Sessizlik yolculuğa hâkim olmaya devam ediyordu. Ve yolculuğa hüzün eşlik ediyordu. Hüzün ve yolculuk ayrı ayrı acı veriyordu…

Her şeyin bir sonu vardır elbet…  Dünyanın bir sonu, savaşların bir sonu, insanların bir sonu vardır elbet.

Her yolun da mutlaka bir sonu vardır. Vardığı bir hedef, varacağı bir hedef… Peki, bu yolun sonu nereye çıkacaktı?

Bir saatten fazla süren yolculuktan sonra öküz arabası ilçenin girişine varmıştı.  Baba, akrabasına dur diyerek seslendi. Öküz arabasının durmasını beklemeden kendini aşağıya bıraktı. Bu davranış baba için o kadar sıradandan ki kimse şaşırmamıştı. Onları getiren öküz arabası babanın emrinden sonra yavaşlamış daha sonrada durmuştu. Baba öküz arabası durunca çocuklarına döndü ve aşağıya inmelerini söyledi. Karısı, kocasının sözünü beklemeden, gözyaşlarının sildikten sonra ağır hareketlerle aşağı indi ve çocuklarını yanına geldi. Baba hayatlarını sığdırdıkları iki bavulu hızlıca eline alarak aşağı indirdi sonra da akrabası olan adamla sarılıp vedalaştı.

(Yazı dizisi olarak yayımladığımız ‘Yarına Elveda’ adlı hikayenin devamı olan 3. Kısım’ı buradan okuyabilirsiniz)
Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Murat Tursun

YARINA ELVEDA – 2. KISIM

Ahmet’in babası, bir sabah gözlerini açtı ve yatağından kalkmadan etrafına bakındı sonra...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir