DAMLA KOLEKSİYONU

Yine hafif yağmurlu bir hastane günü, perşembe tabi. Yalova’dan gelen Suat, bugünü özellikle seçti. Güne çaysız başladığı da yalnızca bu günlerdi. Eşyalarını Taksim’deki bir otele bıraktı. Çantasındaki kapüşonlu ceketini giyip İstiklal Caddesi’nden indi. Biraz da soluklanmak için sırtını Galata Kulesi’ne dayadı. Kuleye çıkmak üzere önündeki başı ve sonu belli olmayan sıraya bakıyordu. Dikkati aralarında mutlaka bulunan ve Uzak Doğu ülkelerinden geldiği belli olan turistlere kesildi. “Ulan elin Capon’u çıkıyor, neredeyse çeyrek asırdır İstanbul’a gelirim, ben kuleye çıkmadım” diyerek iç çekiştirdi.

Ardından bir de ne görsün. Kulenin önü önceden alabildiğine açıktı. Ancak buraya belediye işletmesine ait açık çay bahçesi yapılmış. Ona göre bu, karton bardakta sunulan çay yapaylığıyla birdi ve tarihi dokuya zarar veriyordu. Hayıflanmaları içinde kaldı. Çünkü derdini anlatacak kimse yoktu. Çoğu zaman kontrollerde yanında bulunan arkadaşı Hasan, bu kez onu yalnız bırakmıştı.

Suat, saatine baktığında 11’e çeyrek vardı. Hemen kulenin dibindeki göz hastanesine gitti. Randevu sistemi olmasına rağmen insanlar dışarıda sıra bekliyordu. “Ah güzel ülkem” dedi. Sıra almasıyla hastanenin üst katına çıkması bir oldu. Kalabalık ve dar hastane koridorları üzerine üzerine geliyor gibiydi. Gözlerindeki bandajlarından gözü bozuk olduğu belli olan iki kadını çarpışırken gördü. Böylesi bir absürtlüğe şaşırmıştı.

Burada hastalar kolay ulaşsın diye muayene odaları farklı renklerdeydi. Tabi görebilene. Ancak birisine bölüm sorduğunuzda “Mor kapıya gidin”. “Mor kapı nerede?” diye sorarsanız “Sarı kapının yanında” cevabını alabilirsiniz. Sabır testi değil de ney?

Bugün 40 yaşındaysa yarın da 41 yaşında olan Suat için zaman hızlı geçti. Eskiden bütün düzensizliklere sinirlenirken, şimdi kendisini dizginlemiş, sakinleşmişti. Onun içindir, bu iç serzenişler.

Elindeki barkoda baktı. 7 numara yandığında muayene odasına girdi. Retina hastalığı, benzersiz bir illet. En sevmediği şey yine başına geldi. Doktor, sıktığı damlalarla gözünün büyüyeceğini söyleyerek “Hadi 15 dk sonra tekrar gelirsin” dedi. O da kalabalık koridorlardan bunalmış, kendisini bahçeye atmıştı. İlaç etkisini göstermiş, gözü büyümüştü. İyice bulanık görmeye başladı. Yazıları bile okuyamıyordu. Henüz çift görme seviyesine gelmeden randevu odasına girdi. Doktor her geldiği zaman söylüyordu: İlaçlarını kullan. 2 ay sonra tekrar gel. Sekreter de ‘yaz kızım’ modunda. Eline randevu çıktısını verdi.

Doktorun yazdığı reçetedeki ilaçlar da bir poşet dolusu… Evinin olduğu sokağın köşesindeki kuruyemişçiden aldığı çekirdeği de poşete doldurdu. Aylar birbirini kovaladı. Onun için hastaneden dönüşler, elinde mutlak alınan ilaçlarla bitiyordu. Suat için bu bitişlerin sonu olmuyordu. O artık ayları bitirdiği kadar ilaçları bitirmiyordu. Hepsini aldığı bir kutuda biriktiriyordu. Yakınları kendisini ziyaret edince ise küratör kesiliyordu. “Burada da damla koleksiyonum var, bakar mısın? Rengarenkler!” diyerek arkadaşlarına kutusunu gösteriyordu. Evet, artık gırgıra vuruyordu. Yaklaşık 200 damlayı gören insanlar, ilk başta hafifçe gülümsüyor, ardından ise düşüncenin verdiği bu hale ve haline acıyordu.

O ise geçmişin getirdiği şartları kabullenip geleceğe emin adımlarla yürüyor. Biten damlalar gibi önündeki hedefler için de aynı motive sözcüğünü kullanıyordu: Sıradaki…

Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Muharrem Yağız

TEKNOLOJİK CİNAYETLER

Teknolojik bağımlılık arttıkça insanların algılama yetenekleri zayıfladı. Adeta ‘saf’laştık, bir o kadar...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir