İÇİMDEKİ KADINLAR

Anne olduktan sonra anladım ki; kadınların içi katman katman, tıpkı matruşka bebekler gibi. Zaman geliyor, içindeki yeni bir “sen”le tanışıyorsun. Merhabalaşıyorsun, şöyle aynada uzun uzun süzüp endamına bakıyorsun. O içindeki “sen”lerin görüntüleri bile hep başka başka.

Matruşkanın en dışındaki, yani aslında en büyük şeklimle görünen ben, aslen annemin küçük kızı olan benim. Şimdi anlıyorum ki sadece kendini düşünecek kadar sorumlulukları, hedonist zevkleri olan, mümkün olduğunca hayatın kolaylaştırılarak önüne sunulduğu bir kız çocuğuymuş, bu ben. Görüyorum ki özüme en uzak olanmış, henüz dünyadan haberi olmayanmış.

Sonra bir gün bu kız çocuğu okulu bitirip çalışmaya başlamış. “Çıt” diye bir ses duymuş içinden, kırıldım sanırken bir bakmış kendi içine bir kapı açılmış. İçeride kendinden daha ufak tefek ama daha tuttuğunu koparan bir kadın duruyormuş, yani kendisinin “iş kadını” versiyonu. Hayranlıkla kucaklamış onu.

Kim ne derse desin; eşitlik, kadın hakları, eşit işe eşit ücret vesaire hep hikâye… Kadına çalışma hayatı hep daha zor. İşyerinde tacizler, önüne çekilen camdan tavan bariyerleri, kurtlar sofrasında yerini kazanma çabaları, giydiğine, konuştuğuna, durduğun yere çok daha dikkat etme gerekliliği…Kısacası yıpratır. Üzerine bir de sosyal yaşamla iş yaşamı arasındaki dengeleri sağlamak kadın için o kadar zordur ki: evde çamaşır, bulaşık, yemek, temizlik ellerinden öper; işyerinde raporlar, sunumlar, performans değerlendirmeleri, toplantılar; dışarıda aile yemekleri, kuzen buluşmaları, arkadaşlarla gezmeler…

Bu kadın bakımlı da olmak zorundadır. Hafif ama özenli bir makyaj, Fransız manikürlü veya koyu kırmızı ojeli tırnaklar, düzgünce şekillendirilmiş saçlar, renk uyumuna dikkat edilmiş kıyafetler ve olmazsa olmaz topuklu ayakkabıları bu kadın için önemlidir. Ve bir gün bu kadın olanca gürültünün içinden cılız bir ses işitmiş. Git gide belirgin hale gelen bu ses, biyolojik saatiymiş. Tik, tak… Tik, tak… Tik tak… Anne olma vakti!

Bir “çıt” sesi de burada duyulmuş ve iş kadını bir kapı daha açmış kendi içine. Bu kapıdan içeride yine kendinden daha küçük ama daha çetin ceviz bir kadın duruyormuş. Adı da “anne” imiş. Adeta bir süper kahramanın güçlerine sahipmiş bu kadın; 24 saatin 21 saatini uykusuz geçirebiliyormuş mesela, yemeklerini soğuk ve ayak üstü yiyebiliyor, düzenli olarak yemeden de hayatta kalabiliyormuş. Bu kadının içinden bir canlı daha dünyaya geliyormuş üstelik, o canlıyı hayatta tutuyor, büyütüyor, öğretiyor ve çok seviyormuş adı “anne” olan bu kadın…

Bu kadın için “geniş” kelimesini kullanmak yanlış olmaz. Bir kere doğum kilolarını tamamıyla veremedi, yani artık bedeni daha geniş. Duyguları adeta bir şelale, anlayış katsayısı yükseldi, empati gurusu oldu. Sabrı genişledi, günün en az on saatini çığlıklar atarak, ağlayarak geçiren bir canlıyı yani yavrusunu koşulsuz olarak sevebiliyor. Kulağa inanılması güç gibi geliyor ama gerçekliği var bu kadının; üstelik sevebilme gücü öyle yükselmiş ki dünyayı iki koluyla sarabilecekmiş gibi hissediyor çoğu zaman.

Bu kadının saçları dağınık, kıyafetleri genelde lekeli ve ütüsüz, elleri bakımsız, ayakkabıları hep düz taban. Tuhaftır ama banyo yapmaya eskisi kadar zaman bulamasa bile şimdi çok daha güzel kokuyor. Üstelik gülümsemesi o kadar güzelleşmiş ki, içinden çıktığı kadınlarla kıyaslayınca onun daha eksik veya daha çirkin olduğunu asla düşünmüyorsunuz. Bu yüzden midir bilinmez, toplumda en çok saygıyı bu kadın görüyor. Cennet ayaklarının altına serilmiş diyorlar…

Bir “çıt”                daha duyulmuş ve keyifçi bir kadın daha çıkmış içlerinden. Bu kadın daha da ufak çünkü zamanda daha az yer kaplıyor. Nadiren de olsa arkadaşlarıyla bazı akşamlar dışarı çıkıyor, kırmızı şarabını yudumluyor, pazar günleri bazen yoga yapıyor. Sevdiği filmleri, yeni çıkan müzikleri takip ediyor. Kendini topluma karşı güncel tutma çabası içinde.

Bu kadın istediği gibi giyinip istediği gibi gözükebilir. Bazen çok şık bir kıyafet ve ağır makyajla görebileceğiniz gibi bazen ona pijamalarını çekmiş, tamamen makyajsız, bir filme hıçkırıklarla ağlarken de rastlayabilirsiniz.

Oğlumu büyütürken onu nasıl bu kadar olumlu yapmayı başardığımı soruyorlar bazen. “Nasıl bu kadar sabırlı oluyorsun? Nasıl bu kadar işe yetişiyorsun? Yorulmuyor musun?”

Yoruluyorum tabii ama emek olmadan da yemek olmuyor yine kadınca bir tabirle. Bu kadınlardan her biriyle tanışmamız çok çetin oldu. Çok kavgalar ettik, depresyona girdiğim zamanlar da oldu. Sonra alıştık birbirimize tanıştıkça. Sınırlarımızı öğrendik, beraberce yaşamayı öğrendik…

İş kadını evden çıkarken kafasında evin şalterlerini indiriyor mesela, işyerinde tamamen kendi projelerine yoğunlaşıyor. Hedeflerini kovalıyor, toplantılarına koşuyor ve prensipleri arasında eve iş getirmek bulunmuyor.

Evdeki anne ev işlerine yetişiyor, çocuğuyla ilgileniyor, aileyi bir arada tutuyor. Psikolojik olarak bir ev hanımından daha taze ama, iş kadınının kafasında evin şalterlerini indirdiği zamanlarda nefes aldığını hissediyor.

Keyifçi kadının zamandaki gerçekliği daha az ama o, içindeki tüm kadınların mutluluklarının ona bağlı olduğunu hiç unutmuyor. Çocuğunu babasına, anneannesine, teyzesine, güvenebileceği kimi müsait bulursa ona bırakıyor ve kendine dönüyor. Şımartıyor kendini biraz, fena mı?

Günün sonunda fiziki olarak yalnızca tek bir kadın başını yastığa koyuyor. Her şeyin üstesinden gelmiş olmanın haklı gururu ve mutlak yorgunluğuyla dalıyor uykuya. Mutlu kadın, mutlu çocuk demek; mutlu çocuk, mutlu gelecek demek. Hayatın ilintileri işte…

 

 

Yazı Etiketleri
, ,
Bu Yazıyı Kaleme Alan
Diğer Yazıları Nurcan Soares

PERSPEKTİF

Kendinizi hiç istemediğiniz bir tartışmanın ortasında bulduğunuz oldu mu? Anlatmaya çalıştığınız noktaların...
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir